IŞIN ELİÇİN
İsrail işgalinin ne demek olduğunu 2000 yılında (CNN Türk için Ariel Şaron’u iktidara getiren seçimleri izlemek üzere Kudüs’e gönderilmiştim), merhum Filistin lideri yaser Arafat’la söyleşi yapmak üzere Gazze’ye geçtiğim sırada anladım.
Kudüs’ten bir araçla Erez sınır noktasına doğru ilerlerken asfalt düzgün, yolun iki yakası narenciye bahçeleri ve zeytinliklerle yeşil ve bakımlıydı. Sonra sınır kapısından geçtik (Arama-bekleme bölümünün eziyetini es geçiyorum). Ve aniden coğrafya çoraklaştı, asfalt eskidi…
Birkaç kilometre ötede Beyt Hanun’a vardığımızda ise demir filizleri açıkta bırakılmış, yarım kalmış, harap binalarla; terlikleriyle lağım sularının ortasında koşuşturan çocuklarla; yoklukla ve yoksullukla karşılaştık.
Dışkı bile kontrolde
İşte o zaman işgale dair bir başka gerçekliğin farkına vardım. İşgal sadece toprak gaspı, kötü muamele, işkence ve ölüm değil; soluduğunuz havanın, içtiğiniz suyun, tüm bir habitatın ve hatta atıklarınızın/dışkınızın kontrolüydü (İsrail hem Batı Şeria’da hem de Gazze’de yeraltı su kaynaklarının kullanımının idaresini elinde bulunduruyor. Ayrıca kanalizasyon sistemlerinin bakım ve onarımına izin vermediği için onur kırıcı bir pislik içinde yaşamalarına neden oluyor. Gazze’de bu soruna dair güncel bir haber için bkz.)
İsveç Uluslararası Kalkınma İşbirliği Ajansı çalışanı eski bir diplomat Mats Svensson, anlık bir sezgiyle kavradığım bu gerçekliği benden daha güzel ifade etmiş:
“Gerçeklikle ilk yüzleşmem 2004 yılında Gazze Şeridi’nde oldu. Birkaç hafta önce evsiz kalmış bir kızçocuğuyla tanışmıştım. İsrail ailesnin evini yıkmıştı. Buldozerin yerle bir ettiği birkaç katlı bir binaydı.
Mültecilerin doluştuğu küçük bir odada o gün başlarına gelen korkunç şeyleri anlatıyordu. Bir ara sabahları varendada birlikte kahvaltı ettikleri kırmızı-beyaz küçük kuşu özlediğini söyledi.
İşte o anda işgalin, sömürgeciliğin ya da apartheid’ın sadece ölüm ölüm ölüm demek olmadığı aynı zamanda, hatta ölümden de fazla sürekli, her gün yaşanan küçük şeylerin kaybı olduğunu anladım. Her gün bir şey yitirmekti.
Fakat aşama aşama ve sürekli kaybedilen o küçükler öyle ufaktı ki kimse onları yazmıyordu….”
Medya engeli
Aslında Filistin sorunu, muhtemelen dünyada üzerine en çok yazı yazılmış, haber yapılmış konu. Ama özellikle yaygın medyadaki ‘küçük’ kayıpları görmezden gelen hakim dil meseleyi bir insanlık sorunu olarak algılamamıza engel…
Diken’deki yazısında “Filistin meselesi İsrail Gazze’yi vurunca mı hatırlanacak” diye sormuş Mete Çubukçu.
Aynı soru, meslektaşlara
Ben de aynı soruyu sormak istiyorum. Mete’ninki siyasetçilere, iktidarlara yöneltilmiş retorik bir soru. Benimki de retorik bir soru ama ben iğneyi kendime ve meslektaşlarıma batırmak istiyorum. Filistin meselesini İsrail Gazze’yi vurunca mı hatırlayacağız? Sadece ölüm ve yıkım olduğunda mı Filistinlileri hatırlayacağız?
İşin acı yanı, Filistinlileri öldürüldüklerinde bile yok sayıyoruz. Üç ölü, beş ölü, 10 ölü, 100 ölü sayıyoruz da isimlerini yazmıyoruz. ‘5 Harfliler’ bu konuda harika bir medya derlemesi yapmışlar. Onlar da soruyorlar: Öldürülen Filistinliler neden isimsiz?
Yanıtını da vermişler…
“Yaklaşık 70 yıldır etnik temizliğe maruz kalan, öldürülen, yerinden edilen, sürüldüğü yerde tekrar bombalanan, ağaçları sökülen, çocukları gözaltında dövülen, köylerinin ortasına duvar dikilen, tarihleri silinmeye çalışılan Filistinliler’in medyanın anlatımında insanlaşma fırsatı yok.
Bu ‘insanlıktan çıkarma’ tabi ki sadece ırkçılığın tezahürü değil; İsrail’in suçlarını haklı çıkarmanın, daha fazla insan öldürülmesini, daha fazla toprak çalınmasını haklı çıkarmanın uzun vadeli tek yolu.”
‘Pornografik’ fotoğraflar Filistinlileri insanlaştırmıyor
Buna mukabil, İsrail’in suçlarını belgelemek adına, ölülerin mahremiyetini hiçe sayan ‘pornografik’ fotoğraflar kullanmak da Filistinlileri insanlaştırmıyor. Aksine okurun/izleyicinin duyarlılık eşiğini körelterek bu halkın ebedi mağdur statüsünü içselleştirmelerine neden oluyor.
Bu görüntülerinin okurda/izleyicide infial yarattığı durumlar da olabilir (kimi medya bunu hedeflediğinden görseli ajitatif retorikle de besler). Ama bu infial de kana kan mantığını besliyor: Madem zulüm engellenemiyor, o zaman en azından bir kan dökme tesellisi olmalı -Filistinlilere uygulandığından yakınılan, aynı ayrım yapmayan şiddetle, aynı ‘insanlıktan çıkarma’ ile İsraillilerin/Yahudilerin kanını…
En çok da ‘küçük’ kayıpları anlatmalı
Oysa aslolan hayattır. Herkes ölür. Ama herkes yaşamıyor. İsrail devletinin icraatını sadece öldürdüğü zaman değil, yaşatmadığı zaman da anlatmak gerek. ‘Küçük’ kayıpları da. En çok da onları.
İnsanlıktan çıkarmadan, çıkmadan.
Rachel Corrie’nin annesine yazdığı gibi: “…Yukarıda sıraladığım onca durum ve dahası usul usul, çoğunluk örtük ama son derece güçlü bir biçimde, belirli bir insan gurubunun hayatta kalma yeteneğini elinden almaya yönelik. Burada gördüğüm, bu…
Bunun sona ermesi gerek. Hepimizin her şeyi bir yana bırakıp hayatımızı, bunun sona ermesi için çabalamaya adamanın iyi bir fikir olduğuna inanıyorum.”
Üstelik Filistinliler, şair yine Corrie’nin yazdığı üzere ‘en ağır koşullarda bile insan kalabilme gücü ve yeteneğini’ koruyarak, tam da Filistin asıllı Kanadalı aktivist şair Rafif Ziyade’nin mısrasıyla, “70 yıldır her sabah dünyanın geri kalanına ölümü değil hayatı öğretmek için uyanıyor”.