Azerbaycan son 10 yılda kritik güvenlik altyapılarını ‘anahtar teslim’ İsrail’in eline bıraktı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, aslında tamamen diplomatik bir hezeyandan ibaret olup gerçeklikle bağı bulunmayan bir çıkışla “Karabağ’a nasıl girdiysek, Libya’ya nasıl girdiysek İsrail’e de gireriz” dediğinde bunun yol açtığı rahatsızlığın İsrail sınırlarından aşıp Azerbaycan’da yankılanması şaşırtıcı değildi.
Sancılar, “Türkiye Karabağ zaferini çalıyor” diyenlerdeki duygusal kırılmadan ibaret değildi. İsrail’le ilişkilerin kazandığı derinliğin getirdiği hassasiyet, başörtüsü yasağı, hayat tarzı, laikliğin korunması ve iç işlerine müdahale tartışmalarıyla birlikte ‘Egemenliğin korunması’ olarak dile geliyor.
Sanırım Aliyev, başörtüsü üzerinden gelen müdahaleciliğin, yarın bir gün, dış politikada bir hizalama dayatmasına kapı aralayacağı endişesini yaşıyor.
İsrail’in Suriye ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı aldığı açık pozisyon, Azerbaycan’ın Tel Aviv’le hassas ilişkilerini tartışmaya açıyor. İran bu ilişkilerin doğrudan kendi ulusal güvenliğini tehdit ettiğini söylediğinde Aliyev çok sert karşılık vermişti. Şimdi Türkiye’den gelebilecek potansiyel baskıya karşı da agresif bir şekilde gardını alıyor.
Azerbaycan tarafı haklı olarak Gazze’deki soykırıma rağmen Türkiye’nin İsrail’le kesilmeyen ilişkilerini gündeme getirerek bir bakıma “Dinime küfreden de Müslüman olsa” diyor. Susturmak için dosya haberciliğine gerek yok, sadece “Bizim petrolümüz İsrail’e sizin üzerinizden gitmiyor mu” demeleri yeterli. Fakat Erdoğan’ın izlediği Orta Doğu siyasetinin İsrail’e hizmet ettiği gerçeği ve Amerikan güç tasarımı içindeki değişmez yeri Tel Aviv-Ankara hattındaki artan gerilimi sahte kılmıyor.