Bütün kurumsal gücü elinde toplamış, siyasi tasarruflar açısından yetki eksiği olmayan, yargı ve yasamayı yönlendirme kapasitesine sahip bir merkeziyetçi yönetimin başarılı olamayacağını, hatta belki de partiye, topluma ve ülkeye zarar verebileceğini düşünen bir kesim…
Kritik nokta ise şu: Bu farklı bakışa sahip olan muhafazakârlar gökten inmedi. Onları AK Parti’nin ilk 10 küsur yıllık demokrasiyi güçlendiren pratiği yarattı. Çok ufak sayılarla başlayıp bugün bir sosyolojik alt kimlik haline geldiler ve kimse endişe etmesin ki önümüzdeki beş yıl içinde yüzde 20-25 aralığına doğru genişleyecekler…
AK Parti bu değişimi idrak edecek mi, yoksa “atı alıp Üsküdar’a gitmenin” siyaset olduğunu sanmaya devam ederek aynen Pirus misali kendi dejenerasyonuna mı neden olacak göreceğiz.
Tek yetkili olma arayışının nihayette toplumu ortadan bölmüş olduğu ve şu anki hükümet ve Cumhurbaşkanı tavrıyla bunun tamir edilmesinin çok zor olacağını düşünürsek, Üsküdar’ın AK Parti’den daha da uzaklaşması hiç şaşırtıcı olmaz.
Pirus da bildiğimiz gibi uygun konjonktürü yakalayıp atını alarak Roma’ya geçmişti ama Roma’yı yönetemedikten sonra Roma’ya girmişsiniz ne yazar… “Oldu bitti” mantığıyla ilerlediğinizde sırtınızda her etapta daha da biriken bir maddi manevi yük birikmeye başlar ve bunu öylesine önemsemek zorunda kalırsınız ki gerçek yapmanız gereken işi yapamazsınız.
Nitekim düşmanları Pirus’la çok uğraşmadılar… Zaferinin en tepe noktasını yaşadığını sanırken aslında kendi yenilgisinin koşullarını hazırladığını görerek suyu akışına bıraktılar.
Ama Pirus’u yine de mazur görebiliriz… Ne de olsa Üsküdar’ı bilmiyordu.