Ne var ki Arap Baharı AK Parti’nin dengesini bozdu. İktidar içeride galibiyetini ilan ettiğini düşünüyordu ve hayat önüne tarihsel bir fırsat çıkarmıştı. Şunun altını çizelim… Eğer Arap Baharı başarılı olsaydı Türkiye bundan en fazla yararlanan ülkelerin başında gelecekti.
Bu nedenle AK Parti’nin Arap Baharına ‘yatırım’ yapması akılcı bir tercihti. Ancak bu kalkışmanın başarı koşullarını irdelemekte zayıf kalındı. Arap Baharı kaçınılmaz olarak kırılgan bir dinamikti. Ne kendi iç enerjisi rasyonel bir siyaset oluşturmakta yeterliydi, ne de onu çevreleyen güçlü aktörlerin bu dinamiğe izin verme niyeti vardı.
İktidar o noktada gerçekçi pozisyona dönüş yapmayı kendisine yediremedi ve ilkesel bakışını sürdürdü. Bu olmayacak bir pozisyon değildi ama güç gerektiriyordu ve Türkiye’nin böyle bir gücü yoktu. Ekleyelim ki hala da yok ve muhtemelen çok uzun bir gelecekte de olmayacak.
Oysa aynı dönemde AK Parti yönetimi Türkiye’yi ‘büyük devlet’ olarak sunmanın, bunu içerideki iktidarın tahkimi için kullanmanın peşindeydi. Ne var ki hayalin gerçeklerle uyuşmamasına karşı rasyonel bir tepki verilmesindense, böbürlenme ve hamaset yoluna girildi. Kimliğin taşınmasıyla ilgili sık sık karşımıza çıkan olgunluk eksikliği burada da etkin oldu.