Esra Gülmen: Cesaret, bazen soru sormakla başlıyor

Bir kadının “Ben böyleyim” diyebilmesi, çoğu zaman bir kimlik ilanından çok daha fazlası. Bu oluş, yıllarca süren iç hesaplaşmaların, küçük “Hayır”ların, sorgulamaların ve görünmez sansürlerle kavgaların bir sonucu.

Berlin’de yaşayan, üreten, özgür bir kadın imgesine ve pürüzsüz bir hikayeye sahip gibi duran Esra Gülmen’in hayat hikayesinin arkasında da -her kadın gibi- bu mücadele var. Ve konservatif, ataerkil bir aile düzeninde büyüyen, “Sen aslında erkek olacaktın, kız oldun” denerek sınırları çizilen bir kız çocuğundan; 40’a yaklaşırken “Ben böyleyim” deme hakkını geri almaya uzanan bu hikâye, cesaretin ‘bir anda’ değil yıllar içinde biriken bir pratik olduğunu gösteriyor.

Söyleşi boyunca cesaretin bulaşıcı olan tarafı ise çok net: Bir kadın kamusal alanda kendini ortaya koyduğunda, başkalarının “Ben de” diyebileceği bir alan genişliyor ve bazen en radikal adım, sadece soru sormakla başlıyor.

Esra Gülmen.

Esra, işlerinde kendi kadınlık deneyimlerinden bahsediyorsun ancak burada bize anlatır mısın; kadınlık deneyimin, “Ben böyleyim” dediğin kimliğini nasıl şekillendirdi? Hayatında cesaretin ‘bulaşıcı’ olduğunu ilk kez ne zaman hissettin?

Kadınlık deneyimim tek bir kırılmaya bağlı değil, yıllar içinde oluşan ve hâlâ oluşmaya devam eden bir süreç. Şehir değiştirerek, ülke değiştirerek, sorgulayarak ve üreterek şekillendi. Üretmek ve kamusal alanda yer almak, her seferinde kendimle yeniden yüzleşmemi sağladı. “Ben böyleyim” deme cesareti böyle oluştu. Ama bu hızlı olmadı; bunu net söyleyebilmem neredeyse 40 yaşıma yaklaşırken mümkün oldu.

Çok konservatif ve ataerkil bir aile düzeninde büyüdüm. Çocukken kız çocuklarından ve kadınlardan beklenen rolleri sorguladığımda, “Sen kesin hastanede karıştın” ya da “Sen aslında erkek olacaktın, kız oldun” denerek büyüdüm. İşlerim otobiyografik olsa da bir kimlik ilanı değil; ‘Ben kimim?’ sorusunu tekrar tekrar sorma biçimi. Kadınlık deneyimime queer bir perspektiften yaklaşıyorum. Bunu yalnızca cinsel yönelim değil, normlara karşı bir konumlanma olarak söylüyorum. İtaatkâr, yumuşak, makbul ya da ‘anne olmak zorunda’ bir kadın fikrine mesafeliyim. Mesela anne olmak istemiyorum ve bunun eksiklik gibi görülmesine karşıyım.

Cesaretin bulaşıcı olduğunu da tam burada hissediyorum. Bir kadın kendini ortaya koyduğunda ya da kendi bedenine, arzusuna, kimliğine sahip çıktığında -ve bunu kamusal alanda söylediğinde- başka kadınlara da alan açılıyor. Eğer işlerim aracılığıyla bu alanı ben de biraz olsun genişletebiliyorsam, biri kendi içinde “Ben de böyleyim” diyebiliyorsa o zaman gerçekten mutlu olurum.

Kadınlar çoğu zaman ‘sevilmek için’ kendini küçültmeye, ‘güvende kalmak için’ sessizleşmeye itiliyor. Böyle deneyimlerin var mı? Sen kendi hayatında hangi alanda bunu fark edip geri çevirdin?

Evet, pek sürpriz olmayacak, benim de böyle bir deneyimim var. Çocukluğumdan beri kadınlık rollerini sorguluyordum ama ironik bir şekilde tam da o rolleri yeniden üreten bir ilişkinin içinde buldum kendimi ben de gençken. İçimden bir ses “Bu sen değilsin” diyordu ama sevgi almak için uyumlanmayı öğrenmişim. O zaman bunun bir seçim değil, bana öğretilmiş bir hayatta kalma stratejisi olduğunu bilmiyordum. Bunu fark etmem deneyim ve terapilerdeki yüzleşmelerim sayesinde oldu.

İnsanın bambaşka birine dönüştüğünü düşünmüyorum. Çocukluktan gelen bir karakterimiz ve duruşumuz var; hayat boyu yaptığımız şey biraz da onu yaşayabilmek için cesaret biriktirmek bence. Yıllar sonra şunu anladım: En çok ihtiyaç duyduğum şey başkasının sevgisi değil, kendimle çelişmemekmiş. İçimdeki sesi susturarak hiçbir ilişkiyi sürdüremeyeceğimi gördüm. Belki dönüşüm de bu: Hep var olan o sesi artık bastırmamak.

Bir ay sonra 40 yaşıma giriyorum ve bugün kurduğum Esra’yla o anlamda gurur duyuyorum. O ilişkiye de artık öfkeyle bakmıyorum. İyi ki olmuş diyorum. Çünkü bazen en çok küçüldüğümüz yer, büyümeye karar verdiğimiz yer olabiliyor.

İşlerinde ‘Uncensorable’ gibi güçlü bir iddia var. Bunu hayatına uyarlasak; bugün senin için sansürlenemez olan şey ne? Sözün mü, bedenin mi, arzun mu, sınırların mı?

Bugün benim için gerçekten sansürlenemez olan şey, sözüm ve sınırlarım. Ne düşündüğümü söyleme ve nerede durduğumu belirleme hakkımı artık geri vermiyorum. 40 yaşıma yaklaşırken en çok burada netleştiğimi hissediyorum. Ama beden ve arzu konusu hâlâ daha karmaşık. Oto-sansürü özellikle orada araştırıyorum. Konservatif bir arka plandan gelip Berlin’de yaşamak dışarıdan ‘özgürlük’ gibi görünebilir ama özgürlük coğrafyayla çözülmüyor. Aileni üzmemek, bağlarını koparmamak için kendini sansürlediğin anlar hâlâ olabiliyor. Benim için asıl kırılma, sansürlediğim şeyi görünür kılma fikriydi. Sakladığımı estetik bir dile dönüştürmek, hatta sansürün kendisini malzeme yapmak. Bu yüzden ‘Uncensorable’ benim için mutlak özgürlük değil; sansürü fark etme ve onu dönüştürme, gizleneni yeniden gösterme cesareti.

Kadın bedenine dair toplumsal bakış hem çok görünür hem de çok denetleyici. Sen yıllar içinde bedeninle ilişkinin hangi noktasında “Benim bedenim, benim kararım” diyebildin?

Benim için bedenle ilişki tek bir karar anı değil; yıllar içinde oluşmuş bir dönüşüm. Ama bu dönüşüm kendimi değiştirmekten çok, kendimi bulmak ve kabul etmekle ilgiliydi. Bu sadece örnek verdiğim gibi annelik meselesi de değil. Kendini kabul etmek, yalnız olmadığını görmek ve senin gibi düşünen insanlarla karşılaşmak çok belirleyici oldu. Berlin’de farklı yaşam biçimlerinin gerçekten mümkün olduğunu deneyimlemek, alternatiflerin teoride değil pratikte var olduğunu görmek, bedene dair kararlarımı daha rahat sahiplenmemi sağladı. “Benim bedenim, benim kararım” dediğim yer tek bir tarih değil; adım adım oluşmuş bir bilinç. Kendimi düzeltmeye çalışmayı bırakıp, kendimi savunmaya başladığım an.

Ancak bunun bir de çevre boyutu var. Seçimlerime saygı duyan insanları bilinçli olarak hayatıma aldım. Dostlarım, arkadaşlarım, hayat arkadaşım… Bu çok kıymetli. Yanında olduğun insanın seni dönüştürmeye çalışmaması, “Bir gün değişirsin” dememesi, seni bir eksiklik üzerinden tanımlamaması, büyük bir özgürlük alanı yaratıyor. Bugün kendimi daha sağlam hissediyorsam, bu içsel bir dönüşümün yanında kurduğum çevrem ve ilişkilerin de bir sonucu. Ve bu benim icin, en az kişisel cesaret kadar kıymetli.

‘Ait olmak’ çoğu kadına güven de verir, yük de. Senin deneyiminde aitlik daha çok nerede güçlendiriyor, nerede daraltıyor? Aitlikten özgürlüğe giden yol sence nasıl açılıyor?

Ait olmak benim için hiçbir zaman sadece güvenli bir liman olmadı; hem güç veren hem de daraltabilen bir şey. Uzun süre ait olmakla özgür olmak arasında bir seçim yapmak gerekiyormuş gibi hissettim. Sanki kabul görmek için biraz küçülmek, biraz susmak gerekiyordu. Bugün ise benim için aitlik ancak özgürlüğümle yan yana durabildiğinde anlamlı.

Ait olduğum yer beni daraltmıyorsa, dönüştürmeye çalışmıyorsa, fikirlerimi ve bedenimi savunmak zorunda kalmadan var olabiliyorsam, o zaman aitlik bir yük değil, bir zemin oluyor. Oradan daha da güçleniyorum.

Özgürlüğüm pahasına bir aitlik artık mümkün değil. Bence aitlikten özgürlüğe giden yol tam da burada açılıyor; bağlı kalırken kendin kalabilmek. Hem kök hem nefes olabilen bir ilişki biçimi. Çocukluğumdan beri arzuladığım o koşulsuz kabul halini bugün kurabildiysem, bunu kaybetmek istemem. Çünkü bu benim için bir lüks değil; bilinçli bir seçim.

Yakın ilişkilerde kadınlardan beklenen roller belli. İdare etmek, taşımak, susmak… Sen “Hayır” demeyi nasıl ve ne zaman öğrendin? O “Hayır” birilerine de cesaret verdi mi?

Yakın ilişkilerde kadınlardan beklenen o görünmez rolleri ben de yaşadım: İdare eden, toparlayan, alttan alan taraf olmak. Bir dönem gerçekten idare etmeye çalıştım. Çünkü ilişkiyi korumak için kendini geri çekmek bana tanıdık bir refleksti. Ama sonra şunu fark ettim: Sürekli idare etmek, yavaş yavaş silinmek demek.

“Hayır” tek bir dramatik an değildi, net bir iç karardı. Beni küçülten, sabit bir role sıkıştıran hiçbir ilişki biçimini kabul etmeyeceğim dedim. Ve geri de dönmedim. Bugün ilişkimde en kıymetli şey şu: Benden beklenenler kadın olduğum için değil, eşit bir partner olduğum için var. İlk kez bir rolü değil, kendimi taşıyorum. Bu “Hayır” başkasına cesaret verdi mi bilmiyorum. Ama bir kadının rolü reddetmesi mutlaka bir yerde yankı bulur diye düşünüyorum.

Toplumun kadınlara çizdiği sınırlar çok sert olabiliyor. Sen kadınların seçimleri sözkonusu olduğunda en büyük baskının nereden geldiğini düşünüyorsun; aileden mi, partnerden mi, kültürden mi?

En büyük baskı nereden geliyor sorusuna tek bir adres göstermek zor. Çünkü bizim coğrafyamızda kültür ve aile birbirine geçmiş durumda; biri diğerinden ayrı düşünülmüyor. Ve tam da bu yüzden bu konular çoğu zaman iki yüzlü yaşanıyor.

Erkek arzusu görünür ve konuşulabilirken, kadının arzusu ya yok sayılıyor ya da tehdit olarak algılanıyor. Sınırlar en çok kadının bedeni ve seçimi söz konusu olduğunda sertleşiyor.

Aileni seçemiyorsun. Oradan gelen değerler beden ve arzuya bakışını ister istemez şekillendiriyor. Kimisi bu kodlarla daha rahat yaşıyor, kimisi bunları dönüştürmek için ekstra mücadele veriyor. Ama partnerini ve çevreni seçebilirsin. Tabii aslında o da şanslıysan. Bu kimisi için kader değil, bilinç meselesi. Sanatımda bu konular üzerine sıkça düşünüyorum; kadının arzusunu görünür kılmaya ve onu meşru bir alan olarak açmaya çalışıyorum. Çünkü konuşulmadığında, kurallar hep başkaları tarafından yazılmaya devam ediyor.

Bu röportajı okuyan bir kadına cesaret bulaştırmak için tek bir şey seçsenne olur? Bir pratik mi önerirsin, bir cümle mi, bir sınır mı? “Bugün şunu yap” desen ne dersin?

Tek bir şey seçecek olsam, bu bir pratik olurdu: Soru sormak, sorgulamak. Eğer bir şey seni rahatsız ediyorsa; ailenin kuralı, partnerinin beklentisi, toplumun ‘normal’ dediği bir şey.. Sor: Neden böyle olmalı? Kimin için böyle olmalı? Ben gerçekten bunu istiyor muyum?

Bence cesaret büyük sloganlarda değil, bu küçük sorularda başlıyor. Çünkü soru sorduğun anda sana öğretilmiş olanla arana mesafe koyuyorsun. O kural artık otomatik olmaktan çıkıyor.

Sevilmek için, ait olmak için, güvende kalmak için… Soru sormadan hiçbir şeyi içselleştirmemek bence en radikal hareket.