ARDA EKŞİGİL
Türkiye, Saray’ın zaviyesinden bakıldığında kabaca ikiye bölünüyor olsa gerek. Yapılan hizmetlere minnettar olup vızıklamaya hakkı olmayanlar ve ne yapılırsa yapılsın vızıklayacak olanlar. Her halükarda, ebediyen iktidara tutunmanın birincil koşulu, bu iki Türkiye’nin ortak bir vızıltı tutturmasını, vızıltının homurtuya, homurtunun da patırtıya dönüşmesini önlemek. Memleketin ‘iki kıyısının’ her ne pahasına olursa olsun bir araya gelmesini engellemek. Aynı şekilde, iktidarın Türkiye’yi dünyanın dışında/karşısında konumlanan bir evrene sıkıştırmasını içeride ‘ağzının tadıyla at koşturabilme’ dürtüsüyle açıklayanlara katılmamak elde değil. Akademik çölleşme ve vasatlığa direnen bir avuç yükseköğretim kurumunun itilip kakılması, sokaklarda hasım siyasetçi avına çıkılması da benzer saiklere bağlanabilir. Erdoğan, Türk siyasi jargonunun vazgeçilmez tabiriyle iktidar uğruna bedel ödemek – ve daha ziyade ödetmekten – çekinmeyecektir. Muhaliflerini ayıklamaktan muhalefetten arınmaya evirilen siyaseti işitilmemesi mümkün olmayan, vahşi bir ‘kalan sağlar bizim (olacak)’ çığlığından ibarettir.
Lozan’da İsmet İnönü’yle beraber Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden Dr. Rıza Nur, hatıratında Türk-Rum nüfus mübadelesi müzakerelerinden bahsederken şöyle der:
“… Rumlar mübadeleden vazgeçmek istiyorlar ve bana diyorlar ki: ‘Terzi, kunduracı, duvarcı bütün sanat ehli Rumlardır. Onlar giderse, elbisesiz, kundurasız kalırsınız. İktisadi buhrandan perişan olursunuz.’ Ben de: ‘Gitsinler de tek çıplak ve aç kalalım. Zararı yok. Hem iş öyle değil, bir-iki yıl içinde bunlar Türklerden yetişir. Bu dahi bize kârdır’, diyorum’” (Hayat ve Hatıratım, c.3, s.1102-1103).
Yukarıdaki alıntı/anlatı, Anadolu’dan Rum ve Ermeni unsurun dönemin popüler tabiriyle ‘safra gibi’ atılmasının görülmemiş bir ekonomik ve kültürel çölleşme yaratacağının bilindiğini, mübadele ve diğer etnik temizlik faaliyetlerinin de bunu göze alarak yapıldığını tüm çıplaklığıyla ortaya koyan örneklerden yalnızca biri – örnekler çoğaltılabilir, Erken Cumhuriyet döneminin meşhur toprak ağalarından Emin Sazak, tehcir dönemi Mihalıçcık kasabasında ‘dükkanlar kapanmasın, kasaba sönükleşmesin, üç beş esnaf yetişsin’ diye Ermeni mallarına nasıl el koyup dağıttığını pişmanlıkla ‘savunur’ (Emin Sazak, Hatıralar: Emin Bey’in Defteri, Bilgeoğuz Yayınları, 2009, s.114-115). Millet, memleketin âli çıkarları uğruna bir miktar vahşet ve talana gözünü kapatıverecek, dişini bir müddet sıkacak ve bir süreliğine ‘belli sıkıntılar’ çekecektir – nüfus tebdiliyle birlikte elbet ‘bizden birileri’ yetişecek, boşlukları dolduracak, ‘milli bünyede’ açılan yaralar sarılacaktır.
Rıza Nur ve dönemin Osmanlı-Türk yöneticilerinin bu temennisinin beklenen ‘meyveleri’ verip vermediği konusunu bir kenara bırakıp günümüze dönelim. Hüküm sürdükleri alan veya topraklarda tutunabilmek için her türlü bedeli ödeyip ödetmeye hazır irili ufaklı birçok ‘milenyum lideri’ sayılabilir. Esad’ın kendi ülkesine reva gördüğü ‘ya itaat ya ölüm’ siyaseti bu modelin şahikasıyken (ülkesi pahasına iktidarını koruma anlayışı), Baykal’ın CHP kurultayları bunun mahalli – ve şüphesiz kıyaslanmayacak derecede zararsız – versiyonudur. Baykal tek aday olarak girip seçiliverdiği her kurultayla hem kendi, hem de ‘muhafaza ettiği’ koltuğun değerini düşürmüş, aldığı her güvenoyu onu zayıflatmış, her zaferi bir yenilgisi olmuştur. Erdoğan’ın Boğaziçi ve benzeri kurumları sistematik olarak tahrip ederken benzer bir döngünün içine girdiği söylenebilir. Yıkıp, zevkimize göre döşeyelim şiarı, kurumları etkisizleştirip ehlileştirirken, o kurumların temsil ettiği ülkeyi ve ülkeyi temsil eden cumhurbaşkanını da itibarsızlaştırmış olur. Medyadan sivil topluma her alanda iştahla yürütülen ‘fetih’ operasyonlarının sebep olduğu huzursuzluk, umutsuzluk, göç dalgası ve uluslararası alandaki prestij kaybı Erdoğan’ın ödemeyi göze aldığı bedeldir. Temsil ettiği ülke daha itibarsız, mutsuz, yoksul fakat ‘zararsız’dır.
Erdoğan’ın kendi lütfuna mazhar olmayan tüm pınarları kurutmaya, aşırı hassaslaşmış bir tehdit algısının doğurduğu ürkeklikle, bir savunma güdüsüyle giriştiği iddia edilebilir. Buna – Rum/Ermeni meselesinde de görülen – kökleri bilincinin derinliklerine inen bir hınç veya haset duyguları da eklenebilir. Arkasında bıraktığı enkazın yerine kalıcı bir yapı inşa edecek enerji ve ufka sahip olup olmadığı da – en hafif tabirle – şüphelidir. Fakat, sıkça duyduğumuz ‘kültürel iktidar olamadık’ hayıflanması, ‘kültürel üstünlüğü’ hasbelkader koruyabilmiş kesimlerin derin bir nefes alabilmesinden çok, yeni hırçınlık nöbetlerine hazırlanmaları gerektiğine delalet eder. Yıkımın tadını almış ve faydasını görmüş kaba kuvvet, elindeki balyozu bırakmayacaktır.
Rivayet odur ki, Epiros Kralı Pirus (M.Ö. 319-272), Akdeniz’in yükselen gücü Roma’ya kafa tutar, ordularını bozguna uğratır, fakat kazandığı son zafer öyle kayıplar pahasına olmuştur ki, savaşı devam ettiremeyecek noktaya gelmiştir – Pirus zaferi tabiri bu ‘ibretlik serüvene’ atfen astarı yüzünden pahalıya gelen, ‘çok büyük zayiat pahasına kazanılan zafer’ manasında kullanılagelmiştir. Pirus’un Romalıları dize getirdiği Asculum savaşından sonra ‘böyle bir zafer daha kazanırsam evime yalnız dönmem gerekecek’ dediği söylenir – bir anlamda şartların zorlaşmasıyla ihtirasını dizginlemiş, çılgınca bir taarruz fikrinden vazgeçmiş, akl-ı selim galebe çalmıştır.
Pirus, ismini vereceği felaketi kucağında bulmuştur. Erdoğan’ın farkı, Pirus zaferine koşmasıdır.
Dava, kaykılıp duran bir koltuğu rahat edilebilecek bir tabureye çevirmekten ibarettir. Türkiye, uysal bir tabureye dönüşene kadar huzura ermeyecektir.