Dr. Serap Altekin: Şiddet rastgele yaşanmaz, planlı, sistematik ve politiktir

NİHAN BORA

nihanbr@gmail.com

Özgecan Aslan’ın ölümünün üzerinden daha 40 gün geçmedi. Fakat kadın cinayeti, şiddeti, tacizi duraksama bile göstermedi. #sendeanlat etiketiyle en büyük sırlarımızı yazdık sosyal medyaya, sokağa çıktık, çıkıyoruz, haykırıyoruz. Ama nafile… Sanki Özgecan’la bir şeyler aniden değişmese de kıpırdanır sandık.

Yanıldık.

Her gün çevremden birinin ‘henüz’ yaşadığı ve paylaşmaktan artık inadına çekinmediği taciz hikayeleri okumaya devam ediyorum. Her gün ‘düzenli olarak’ taciz hikayesi okuyorum, okuyoruz. Dışarı çıkıyorum, benzer hikayeler kaldığı yerden devam ediyor. Taciz; olduğu yerde, olduğu gibi duruyor.

Ozgecan-Cihan Demiral5
Fotoğraflar: Cihan Demiral | Twitter: @cihan

Anlamlandırabildiğimiz kadarıyla devam ediyoruz hayata. Ama yaşananlara ve yaşayacaklarımıza, bir de psikolog gözüyle bakmak istedik. “Bu tür vakaları tartışırken, öncelikle şiddete zemin hazırlayan, kadına ve çocuğa yönelik şiddeti ve istismarı meşrulaştıran politik liderlerin söylemlerine dikkat çekmek gerekir” diyen Klinik Psikolog ve Türk Psikologlar Derneği İstanbul Şube Başkan Yardımcısı Dr. Serap Altekin ile konuştuk.

Özgecan Aslan’ın katledilmesinin hepimizi bu kadar derinden sarsmasının temelinde ne var?

Serap Altekin220 yaşındaki bir üniversite öğrencisi, akşam evine dönerken bindiği minibüste, cinsel saldırıya uğradı ve katledildi. Sosyal psikoloji literatüründe, ‘adil dünya inancı’ (belief in a just world) adı verilen bir düşünce biçimi vardır, hepimizin zaman zaman içten içe taşıdığı, sığındığı bir inançtır bu; ‘kötü şeyler’in asla bizim başımıza gelmeyeceğine, yalnızca ‘bunu hak eden kötü insanlar’ın başına geleceğine inanmak isteriz. Buna inanarak da kendimizi bu hayatta güvende hissederiz.

Günlük hayatta her insanın sığındığı bu yanılsama, Münevver Karabulut’un ve Özgecan Aslan’ın başına gelen böylesine elim olaylar karşısında derinden sarsılır; bir anda, aslında her an herkesin, hepimizin başına herşeyin gelebileceği gerçeği sert bir tokat gibi çarpar insanın yüzüne ve kaçacak yer bırakmaz.

Her şeye rağmen yine de bu yanılsamalı inancın ve savunmacı düşüncenin güvenli sularında kalmak isteyen, gerçeğe gözlerini kapamak isteyen ve en önemlisi de toplumsal cinsiyetçi kalıpların dışına çıkamayan zihniyetler hemen başka bir savunmacı, hatta saldırgan ve suçlayıcı düşünce kalıbına yelken açar; yani ‘kurbanı suçlama ve saldırganı aklama’ yoluna gider.

İşte tam bu noktada, “ama o da öyle giyinmeseymiş”, “o da içki içmeseymiş”, “üzerinde ne varmış, mini etek ya da dekolte varsa hak etmiş”, “su testisi su yolunda kırılır”, “rızası vardı” söylemleri başlar ardı arkasına. Bu söylemleri çok duyduk ve tartıştık hatırlarsanız.

Ama bu son yaşadığımız olayda, neredeyse hiçkimse bu cümleleri kuramadı ve bu cümlelere sığınma fırsatı bulamadı; çünkü Özgecan Aslan okulundan çıkıp evine dönerken, bindiği minibüste, üstelik de ‘annem merak etmesin’ diye evine, ailesine haber verdikten hemen sonra ‘tecavüze direnirken’ öldürüldü.

Kadınları ‘masum olanlar’ ve ‘olmayanlar’ diye ayırmak suça ortak olmaktır

Bunların her birinin bizim toplumsal cinsiyet lugatımızdaki, toplumsal kodlarımızdaki karşılığı ‘masumiyet’ ve ‘temizlik‘ oldu. İşte en tehlikeli yer de tam da burası; kadınları “masum olanlar”-“masum olmayanlar”, “iffetli yaşayanlar”-“iffetsiz yaşayanlar”, şiddeti, tacizi veya öldürülmeyi, “hak edenler”-“hak etmeyenler” diye ayırmak ve bu cinsiyetçi kalıpların üstünden de mağduru suçlayıp, saldırganı, olayın failini aklamak!

Bu sorumluktan kaçmaktır, bu gerçeklerden kaçmaktır, bu haksızlıktır, bu kadına yönelik erkek şiddetini meşrulaştırmaktır ve ez cümle bu, suça ortak olmaktır! Değişmesi için mücadele etmemiz gereken tam da bu erkek egemen kalıp yargılar ve cinsiyetçiliktir, bu ayrımcılıktır.

Nice kadın; eşi, sevgilisi tarafından hunharca öldürüldü ama biz en çok Özgecan’ı bu kadar içselleştirdik. Toplum farklı kadın cinayetlerine farklı mı bakıyor?

Madalyonun öteki yüzünde bir çifte standart, bir tutarsızlık ve bir adaletsizlik içeriyor. Özgecan Aslan’ın öldürüldüğü hafta Antalya’da, İzmir’de ve İstanbul’da olmak üzere üç kadın ve iki kız çocuk daha öldürüldü. Biraz daha geriye gidelim, yakın tarihimizde gündemi uzun süre meşgul eden bir başka cinayeti hatırlayalım; olayları yan yana koyarak düşünelim ve anlamlandırmaya çalışalım tablonun vehametini; Münevver Karabulut cinayeti…

Bu olayda da genç bir kadının bir erkek tarafından elim bir biçimde öldürülmesi gibi bir ortak payda vardı; ama bu olayların toplumda yarattığı infial farklı nitelikte ve farklı yoğunlukta cereyan etti. Ayşe Paşalı’nın ya da Melek Karaaslan’ın ölümlerini, hikayelerini şu anda kaç insan hatırlıyor? Yüzleşmemiz gereken soru şu; neden bu ülkede bir kadın, ailesi, babası, kocası ya da sevgilisi tarafından öldürüldüğünde kimsenin sesi çıkmadı, çıkmıyor?

Şiddet toplumsal bir olgudur

Ozgecan2

Kamuoyu, cinayeti ‘canilik’, ‘sapkınlık’ gibi sıfatlarla tanımladı. Bu tür vakaları nasıl ele alıyorsunuz?

Bu tür olayları münferit adli vakalar olarak görmek ve bu vakaları bireysel bir hastalık, sapkınlık, canilik olarak açıklamak son derece eksik, yanlış ve yanıltıcı olur. Çünkü şiddet toplumsal bir olgudur, özellikle de kadına ve çocuğa yönelik şiddet ve istismar bir halk sağlığı sorunudur, temel bir hak ve özgürlük ihlalidir.

Bu tür vakaları tartışırken, öncelikle şiddete zemin hazırlayan, kadına ve çocuğa yönelik şiddeti ve istismarı meşrulaştıran ve tırmandıran sosyokültürel faktörlere, toplumsal kodlamalara, politik iklime ve politik liderlerin söylemlerine ve icraatlarına dikkat çekmek gerekir.

Şiddet öğrenilen bir davranıştır

Saldırganlık ve şiddet doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı öğrenilir? Ailenin, kültürün ve toplumun; kişideki şiddet meyline etkisi nedir?

Evrimsel bir açıdan bakarsak, saldırganlık bir güdü olarak her canlıda vardır ve bu; hayatta kalmak, gerektiğinde bir tehdit ve tehlike karşısında kendimizi koruyabilmek için gerekli bir güdüdür. Ancak kendini korumak, neslini korumak ve hayatta kalmak maksadını aşıp da bir başka canlıya, nesneye veya bir fikre zarar vermeye, yok etmeye yöneldiğinde o zaman başka bir boyut başlar.

Sosyal öğrenme kuramına göre şiddet, ‘öğrenilen bir davranış’tır; büyüme ve yetişme yıllarında anne, baba ve öğretmenlerin tutum ve yaklaşımları kadar toplumdaki diğer herkes bir diğer birey üzerinde bir sosyal etki yaratır; bir emsal, bir referans ve bir rol model teşkil eder.

İstatistiksel olarak baktığımızda, şiddet gören şiddet sergiler; en azından sergileme riski belirgin derecede yüksektir. Bu nedenle aile yapısı, anne-baba tutumları ve yaşanan yakın çevredeki insanların tutum ve davranışları önemli ve belirleyicidir.

Haber başlığındaki ‘cinnet’ kelimesi şiddeti meşrulaştırmaya yarar

Medyanın, saldırganlığa ya da şiddete etkisi ne ölçüde etkili?

Medyada sık kullanılan temsiller, dizi ve film karakterleri, oldukça önemli birer rol model oluşturur ve şiddetin meşrulaşmasına, yaygınlaşmasına hizmet eder, toplumsal cinsiyetçi kalıp yargıların daha da pekişmesine katkıda bulunur. Sadece diziler ve filmler de değil, şiddet ve istismar haberlerinin verilişinde kullanılan çerçeve, dil ve üslup da toplum üzerinde son derece güçlü etkiler yaratır.

Bir kadın cinayeti ya da kadına yönelik şiddet haberini ‘cinnet‘ başlığıyla vermek, bu yolla şiddeti ‘anlık bir kontrol kaybı, bilinç yitimi‘yle açıklamış ve aslında meşrulaştırmış olmaktır. Şiddet, hiçbir zaman basit bir kontrol kaybı ile ortaya çıkan, rastgele yaşanan bir olgu değildir; bilakis, şiddet, kontrollü, amaçlı, planlı bir eylemdir; sistematiktir, aynı zamanda politiktir.

Ozgecan3

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. İdil Elveriş’in başlattığı #sendeanlat akımı ile kadınlar yaşadıkları taciz deneyimlerini paylaştılar. Bunun anlamı ve faydaları neler olabilir?

Bir aile yakını tarafından, öğretmeni, antrenörü, ustası tarafından ya da mahalle esnafı tarafından; apartman girişinde, otobüste, sokakta ya da iş yerinde maruz kaldıkları tacizleri anlatmaya başlayan kadınlar, pek çok kadına da güç ve cesaret kaynağı olmaya başladı. Şiddet ve istismarla mücadelede dünya genelinde yaygın biçimde başvurulan yöntemlerden biridir bu, “teşhir et, rezil et” (name it, shame it).

#sendeanlat hareketinin, faydalı, destekleyici ve sağaltıcı tarafları son derece değerli ve anlamlı; bu öncelikle bir yüzleşme, paylaşma ve dayanışma aracı. Bu yüzleşme ve toplumsal dayanışma da; mağduru desteklemek, potansiyel mağdurlara güç ve cesaret vermek, bunu yaparken failleri kınamak, teşhir etmek, adaletin ve cezanın takipçisi olmak, temel yaşam hakkını ve özgürlükleri korumak, çocuklar, kadınlar, LGBTİ bireyler, engelliler ve toplumdaki tüm ‘ötekiler‘ için güvenli bir yaşam alanı yaratabilmek, sistematik ve kararlı biçimde koruyucu, önleyici tedbirlere yatırım yapmak için son derece önemlidir.

Sosyal medyada okuduklarınız ağır gelmeye başladıysa kendinizi korumaya alın

Paylaşımların neden olabileceği riskli veya sağlıksız durumlar olabilir mi?

Dolaylı olarak şöyle bir riski söz konusu olabilir; geçmişte yaşadığınız bir şeyin etkisi birdenbire öngörmediğiniz derecede yoğunlaşabilir ya da sizin yaşamadığınız ama dinleyerek, okuyarak, sadece dolaylı olarak maruz kaldığınız şeyler de sizi travmatize edebilir ve travma sonrası stres bozukluğu belirtilerine neden olabilir.

Eğer sosyal medyada okuduğunuz bu paylaşımlar sizin için ağır ve zorlayıcı olmaya başladıysa; mutlaka kendinizi korumaya alın, yani gündemle aranıza bir miktar zaman ve alan koyun. Kendinizi bir süre bu içeriklerden uzak tutun ve bu süre zarfında size iyi gelecek şeylere yönelin. Baş etmek için elinizden gelen her şeyi yapmanıza rağmen, yine de günlük hayatınızı etkiler düzeyde belirtiler, şikayetler yaşamaya başlarsanız da, mutlaka bir uzman desteği alın.

Şiddete ve istismara maruz kalmak, bir travmadır. Ve travmatik anılarla yüzleşmek zordur. Bili ki, bunlar paylaşılabilen, anlatılabilenler, bir de emin olun ki hiç anlatılmayan ve hiç gün ışına çıkmayan anıları, acıları var bu topraklardaki milyonlarca kadının ve kız çocuğunun…

Özgecan’ın katilinin ardından sosyal medya yoğun bir şekilde idam ve hadım edilmeyi konuşmaya başladı. İdamın bu kadar yüksek sesle konuşulmasının sebebi nedir?

Bunlar tamamen yoğun duygularla verilen dürtüsel tepkiler. İnsanlar bu tür elim olayların ardından pek çok yoğun duyguyu iç içe yaşarlar; üzüntü, acı, korku, öfke. Özellikle de çaresizlik, korku ve kaygı, kızgınlık ve öfke ile de birleşince, bu tür söylemlerle tepkisini dışavurma ihtiyacında olabiliyorlar. Ancak, şiddeti bir temel hak ve özgürlük ihlali olarak tanımlarken ve şiddetin her türü ile mücadele etmeye çalışırken, çözüm olarak idam gibi insanın yaşam hakkını elinden alan bir başka şiddet eylemini öne sürmek, yanında olabileceğimiz bir yaklaşım olamaz.

Çocukluğunda şiddete maruz kalan bireyler, aynı davranışları sergileyebilir

Ozgecan-Cihan Demiral2

Bu toplumsal unsurların yanı sıra, bireysel açıdan bakarsak, şiddete meyilli bireylerin ortak özellikleri var mıdır? Tehlikenin sinyallerini almak mümkün müdür? Neler birer risk unsurudur?

Saldırganlık ve şiddet sergileme eğilimi açısından en yüksek risk grubu genç erişkin erkeklerdir. Düşük özgüven ve düşük benlik saygısı, kendini zayıf, güçsüz ve başarısız hissetmek, şiddet davranışları sergileyen erkeklerde çok yaygındır. Genellikle, engellenme ve hayal kırıklığı karşısında düşük tolerans sergilerler, çabuk sinirlenirler; otokontrolleri, dürtü kontrolleri zayıftır. Bu dürtüsellikleri, bir silaha erişimle de birleşince risk katlanarak artar. Alkol veya madde kullanımı yaygın bir diğer risk arttırıcı faktördür.

Önemli bir diğer unsur ise, geçmişinde şiddete veya istismara maruz kalma ya da şahit olma öyküsüne sahip olmaktır. Şiddet öğrenilmiş bir davranıştır; çocukluğunda şiddete ve istismara maruz kalan bireylerde, aynı davranışları sergileme riski yüksektir. Ancak altını çizmek önemlidir ki tüm bu bireysel faktörlerin yanı sıra, toplumsal ve çevresel faktörleri de asla göz ardı etmemek gerekir; toplumsal cinsiyetçi kalıp yargılar ve ayrımcılık bu şiddete zemin hazırlayan, şiddeti meşrulaştıran ve tırmandıran en önemli belirleyicilerdir.

Peki son olarak, ne yapmalı?

Bir ülkede insanların can güvenliğini, temel yaşam haklarını ve özgürlüklerini korumak, öncelikle devletin sorumluluğudur; devlet üzerine düşen sorumluluğu, takibi ve uygulamayı yapmak zorundadır.

Koruyucu ve önleyici çalışmalar yapmak, her zaman olay sonrasında yapılacak şeylerden çok daha hayatidir. Bu bağlamda öncelikle, psiko-eğitim yoluyla, toplum genelinde herkese ulaşacak biçimde bir bilgilenme, bilinçlenme, güçlenme sağlanması, farkındalığın ve duyarlılığın arttırılması yönünde uzun süreli, sistematik ve kararlı çalışmaların yapılması çok önemlidir.

Ayrımcı söylem, tutum ve davranışların, toplumsal cinsiyetçi kalıp yargıların ve uygulamaların değişmesine emek vermek bu mücadelenin temel unsurlarından biridir. Bu noktada medyanın da sorumlu ve duyarlı işbirliği toplumsal değişime ve gelişime büyük güç ve hız kazandıracaktır.

Gerçek vicdan ve sorumluluk, hiç tanımadığınız bir başkasının, hatta bizden çok farklı olanın, çok farklı düşünenin, çok farklı yaşayanın başına gelen haksızlık, ayrımcılık ve şiddet karşısında hak aramayı, tepki vermeyi, mücadele etmeyi ve birlik olabilmeyi gerektirir. Şiddetle, istismarla ve ayrımcılıkla mücadele etmek, sadece ruh sağlığı uzmanlarının, sadece sosyologların ya da sadece hukukçuların işi değildir; hepimizin sorumluluğudur. Herkesin yapabileceği bir şey mutlaka vardır.