Dört duvarın değil, 'Yeryüzünün Kadınları': Tek adama her alanda 'Hayır' dedik

 

DENİZ BARSLAN

denizbarslan@gmail.com

İnternet sitelerindeki manifestolarında, “Bizler; kendini tek bir eve, tek bir köye, tek bir kente, tek bir bölgeye, tek bir ülkeye, tek bir coğrafyaya değil; tüm yeryüzüne ait hisseden kadınlar olarak bir araya geliyoruz. Kuşkusuz ki yeryüzünün tüm kadınlarını temsil etmiyoruz, edemeyiz; ancak egemen erkeklerin bizleri hapsetmek için etrafımıza çizdiği sınırları reddettiğimiz için kendimizi Yeryüzü Kadınları olarak adlandırıyoruz. ‘Kadının yeridir’ denen dört duvarı değil, tüm yeryüzünü kendi evimiz olarak görüyor, tüm yerküreyi talep ediyoruz” diye anlatıyorlar kendilerini.

Özellikle, Kadıköy’de kadınlar için yarattıkları bir ortak alan olan Yeryüzü Kafe’de gerçekleştirdikleri özsavunma atölyeleriyle, kadınlar için düzenledikleri film gösterimleriyle, söyleşilerle ve çeşitli etkinliklerle gündeme gelen feminist bir örgüt Yeryüzü Kadınları.

Yeryüzü Kadınlarından Sera’yla, kuruluşlarını, kafeyi, Türkiye’deki feminist hareketi ve son dönemde ülkenin tek gündemini oluşturan ‘partili cumhurbaşkanlığı’ referandumunu konuştuk.

Genel olarak Yeryüzü Kadınlarından bahseder misin? Kurulma fikri nasıl ortaya çıktı?

2015 yılının Kasım ayında, 25 Kasım’da, ‘Yeryüzü Kadınları toplanıyor’ çağrısıyla gerçekleştirdiğimiz konferans ile kuruluşumuzu ilan ettik. Ancak varlığımız hem fiilen hem de fikren bu konferansın öncesine dayanmakta.

Ankara, Mersin ve İstanbul gibi şehirlerde sokak eylemliliklerimiz olmuştu. Daha sonra ise o dönem abluka altındaki Cizre’ye gitmişti bir grup arkadaşımız. Burada abluka altındaki kentlerde yaşamı örmeye devam eden ve direnen kadınlarla görüşmek, dayanışma göstermek amaçlıydı daha çok.

Her iki eylemlilikte de, daha sonra Rojava’ya IŞİD’e karşı savaşmaya gittiğini ve orada hayatını kaybettiğini öğrendiğimiz, cenazesi sınırda 101 gün bekletilen Eylem Ataş en öndeydi. Bu vesileyle ilk önce onu anmak istiyorum.

Aslında Eylem, Yeryüzü Kadınlarının fikriyatını kendi eylemiyle tek başına hayata geçirmeyi başardı diyebiliriz. Kadın dayanışmasının ve mücadelenin aynı coğrafyanın orta yerine çekilen tel örgüden bir sınır ile bölünemeyeceğini, engellenemeyeceğini, yanı başımızda kadınlar göz göre göre katledilirken sırf aramızda suni bir sınır olduğu için susmamamız gerektiğini gösterdi.

‘Ezilmişliği paylaşan kadınları buluşturan bir mücadeleyi hedefliyoruz’

Fikren ise özellikle karma örgütlerde sosyalist feminist politika yapan –yapmaya çalışan- kadınlar olarak uzunca bir süre bağımsız, sosyalist feminist bir kadın örgütünün inşası için kimi zaman hayal kuruyorduk kimi zamanlarda ise gerçekçi teorik ve politik tartışmalar yürütüyorduk.

Yani uzun bir süreç boyunca, hem sokakta kadınların ve tüm ezilenlerin sesini duyurmayı kendine görev bilen hem de sosyalist feminizmi teorik-politik boyutuyla sol-sosyalizm içerisinde var eden bir oluşumun hem kadın hareketi hem de sosyalist hareket için gerekliliğini tartışmaktaydık. Bu tartışmaların bir sonucu olarak Yeryüzü Kadınları fikriyatı ortaya çıktı.

Adımızla vurgulamak istediğimiz gibi, ulus devletlerin çizdiği suni sınırların değil kadın dayanışmasının esas olduğu, farklı coğrafyalardan, kültürlerden gelen ancak aynı ezilmişliği paylaşan kadınları buluşturan birleşik bir sosyalist feminist mücadeleyi hedefleyerek yola çıktık.

Neler yapıyorsunuz? Bugüne kadar yaptığınız çalışmalardan bahseder misin?

Aslında başından beri, mevcut birleşik oluşumların içerisinde yer almaya çalıştık, çalışıyoruz. Bunlar ‘Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu’, ‘Barış İçin Kadın Girişimi’ gibi, çeşitli çevrelerden bağımsız kadınların, feministlerin ve kadın örgütlerinin bir araya gelerek politika yaptığı, kadınların sözünü sokağa taşıdığı ‘çatı’ benzeri oluşumlar olarak ele alınabilir.

Amacımız, kadın hareketi için en geniş, en kapsayıcı cephenin içinde yer almak ve birlikte hareket etmek oldu.

Son süreçteki en önemli kazanım: ‘Tecavüz yasası’nın geri çekilmesi

Bu bağlamda Cizre ve Diyarbakır gibi abluka altındaki kentlere gittik, kadın cinayetleri davalarını takip etmeye çalıştık. Herhalde birleşik kadın mücadelesinin son süreçteki en önemli kazanımlarından biri de tecavüz yasasının kadınların direnişiyle birlikte geri çektirilmesi olmuştur. Bunun yanı sıra sel felaketinin ardından Hopa’ya gittik, Soma katliamını protesto etmek için yıl dönümünde Taksim Meydanı’nda bir eylem gerçekleştirdik.

Aynı zamanda bir kafemiz var Kadıköy Yeldeğirmeni Mahallesinde, orada çeşitli atölyeler gerçekleştiriyoruz, kadınlarla bir araya gelerek okuma grupları oluşturduk, müzik ve özsavunma atölyeleri gerçekleştirdik.

Kafe fikri nasıl gelişti? Kadın evleri, kadın kooperatifleri gibi mekanlar kadınların bir araya gelmesi açısından feminist hareket için önemli. Kafeyi de buna paralel olarak değerlendirebilir miyiz?

Kadınların bir araya gelebileceği bir mekana ihtiyacımız vardı. Diğer yandan da kadınların evleri dışında erkek egemenliğinin baskısı olmaksızın sosyalleşebilecekleri bir alan yaratmak istiyorduk. Kadın emeğinin bu kadar görülmez kılındığı bu sistemde amacımız kadınların kolektif bir şekilde yürüttüğü, maddi çıkarların ön planda olmadığı bir dayanışma mekanı oluşturmaktı. Bir kafe açma fikri bu şekilde, aslında biraz da ciddi maddi imkansızlıklara rağmen doğdu.

Bu bağlamda Yeryüzü Kafe’yi kar amacı güden bir işletme değil, bir ‘kadın mekanı’ olarak kurguladık ve bu şekilde işletmeye çalışıyoruz. Yani yiyecek-içecek satmanın ötesinde, kadınların fikirlerini, emeklerini, sorunlarını paylaşabilecekleri somut bir alan. Mümkün olduğu kadar kadınlarla burada dayanışmaya çalışıyoruz.

‘Özsavunma atölyesine katılmak isteyen birçok kadın ile tanıştık’

Örneğin, mülteci kadınların bir araya gelerek bir atölyede ürettikleri ve bu şekilde kendilerinin ve ailelerinin geçimlerini sağlamaya çalıştıkları reçelleri ve turşuları Yeryüzü Kafe’de bulabilirsiniz, gelip Yeryüzü Kafe’nin aracılığıyla mülteci kadınlarla dayanışabilirsiniz. Mutfağımız ve mekanımızın tümü, emeğini paylaşmak, fikrini paylaşmak ve dayanışmak isteyen tüm kadınlara açık.

Kafedeki etkinlikleri açar mısın? Bu etkinliklere katılım nasıl?

Biraz önce bahsettiğim çeşitli atölyeleri kafede gerçekleştiriyoruz. Bunun yanı sıra özellikle kadın yönetmenlerin filmlerine odaklandığımız film gösterimleri yapıyoruz, söyleşiler gerçekleştiriyoruz. Haftada bir gün bir araya gelerek önümüzdeki süreci konuştuğumuz ve planladığımız toplantılarımız oluyor. Atölyelere katılım oldukça iyi, sırf bu vesileyle birçok kadın ile bir araya gelebildik, tanışabildik.

Örneğin, özsavunma atölyesine katılmak isteyen birçok kadın ile tanıştık. Sırf biz değil, birçok kadın örgütü artık özsavunma dersleri örgütlemeye başladı. Katılım da yüksek.

Kadınların kendilerini gerek ideolojik olarak gerekse de fiziksel olarak kendilerine saldıran bu sisteme karşı koruma ihtiyacı hissetmesi ama bunun da ötesinde artık harekete geçmeye başlaması, kadın hareketi ve önümüzdeki mücadele süreci açısından çok önemli.

 

Türkiye’deki genel politik durumu düşündüğümüzde feministler bu durumu nasıl okuyor? Feministler bunun neresinde duruyor?

Feministler mücadelenin hep içinde olageldiler. Her ne kadar hayatın her alanında olduğu gibi sosyalist mücadele içerisinde de erkek egemenliğinin buradaki izdüşümü tarafından yok sayılmaya, görünmez kılınmaya çalışılsa da, kadınlar bu ülkede önemli tüm siyasal momentlerde sokaktalardı.

Hatta kimselerin sokağa çıkmaya cesaret edemediği zamanlarda, kimsenin abluka altındaki kentlerin isimlerini dahi anmaya cesaret edemediği zamanlarda kadınlar hareket halindeydi, sokağa çıkmaktaydı. Elbette bu da bir tarihsel birikimin bir sonucu.

‘Kadınlar 19’uncu yüzyıldan beri mücadelenin öznelerinden’

Kadınlar aslında bu topraklarda 19’uncu yüzyıldan beri siyasal mücadelenin öznelerinden biri. Bu erkek egemen sistem tarafından belleklerden silmeye çalışılsa da, kadınların uzun bir süreç içerisinde siyasal mücadele içerisinde kendilerine özgün bir yer edindiklerini ve erkek egemen cinsiyet rollerinden sıyrılarak feminizme içkin önemli tespitlerde bulunduklarını ve harekete geçtiklerini görüyoruz.

Özellikle 70’li yıllarda sosyalist hareket içerisinden gelen kadınlar gelir eşitsizliği, eğitim, sosyal güvenlik hakları gibi konularda işçi sınıfı içerisinde aktif bir mücadele örmeye başladılar.

‘Direnen kadınlar, yeryüzündeki tüm kadınların mirasçısı’

12 Eylül sonrasında ise kadın hareketi, feminist teoriden beslenerek, topyekun olarak kadınların kurtuluşunu hedefleyen bir momente evrildi. Mücadele, her ulustan, sınıftan, toplumsal kesimden, kimlikten kadının, kadın olmaktan kaynaklanan ortak ezilmişliğine karşı, erkek egemenliğine karşı topyekun kurtuluş mücadelesine evrildi. Bu bağlamda direnen kadınları, yalnızca bu toprakların feminist mücadele birikiminin değil, yeryüzünün direnen tüm kadınlarının mirasçısı olarak görmek gerekiyor.

Çünkü bizler için hedef yalnızca bu sınırların, tel örgülerin içindeki kadınların değil, yeryüzündeki tüm kadınların ve ezilenlerin kurtuluşu. İşin teorideki bu ayağı, pratikte, sokakta da kendisini göstermekte. Bugün de baktığımızda, kadınlar tüm baskılara, OHAL’e rağmen sokağa çıkmakta, eyleme geçmekte pek tereddüt etmiyorlar. Binlerce insan KHK’lar ile bir gecede işlerinden olurken, emekleri gasp edilirken meydanlarda direnen yine kadınlar oldu. Nuriye Gülmen’de, Betül Celep’te bunu görebiliyoruz.

Referandumla ilgili ne söylemek istersin?

Referandumu yalnızca 16 Nisan’ın birkaç ay öncesi ve hemen ertesi ile birlikte değil, yaklaşık olarak 2013 Haziran’ından bu yana, yani Gezi’den bu yana gelişen süreç içerisinde ele almak gerekli belki de. Siyasi iktidar, uzun zamandır bir yönetememe krizi içerisinde.

‘Referandum resmi de değil, meşru da değil’

Yükseltilen sınır içi ve ötesi savaş, hayatlarımızın orta yerinde patlatılan bombalar, savrulan tehditler, işten atmalar, emek gaspları, katliamlar, bu yönetememe krizi içerisinden çıkmaya çalışan iktidarın manevraları ve ne yazık ki bu manevralar, yani bir ‘tek adam’ın bekası için yapılan her şey, bizlerin canına mal olmakta. Toplum ise bunun hiç olmadığı kadar farkında.

Önemli olan kısmı bu, neler olduğunun farkındayız ve aslında ne yapmamız gerektiğini de biliyoruz. Bunu referandumdan bu yana gelişen eylemlerde görmekteyiz, ancak kanımca ihtiyacımız olan şey cesaretimizi ve birbirimize güveni pekiştirecek bir kıvılcım.

Gezi’de böyleydi aslında. İnsanlar direnirken birbirlerine güvenmeyi, bir arada olduklarında kazanabileceklerini gördüler. Bugün yaşananlar da tarihsel olarak Gezi ile birlikte başlayan sürecin devamı. Bugün karşımızda hem resmi olmayan hem de meşru olmayan bir referandum sonucu durmakta.

‘Kadınların bu toplumda hayır demeyi öğrenmesi kolay olmadı’

Resmi değil, çünkü hukuk çiğnendi, meşru da değil çünkü toplumun tam anlamıyla yarısının rızası olmaksızın rejim değiştiremezsiniz. İşte buna rızası olmayan yüzde elliyi oluşturan kadınların ve hatta ‘Evet’ oyu vermiş olan kadınların da cephesinden bu kıvılcımı yakmak için, yalnızca referandum sürecindeki cinsiyetçi saldırılara bakmamız bile yeterli olacaktır.

Referandumda, hayatlarımızın her alanında küçüklü büyüklü izdüşümleri olan ‘tek adam’a ‘Hayır’ dedik. Kadınların ‘Hayır’ demeyi öğrenmesi çok kolay olmadı bu toplumda. Önce evlerimizde abilerimize, babalarımıza, sonra sevgililerimize, eşlerimize ‘Hayır’ demeyi öğrenmemiz gerekti.

Şimdi ise ‘Hayır’ dememize rağmen bunu kabul etmeyen bir ‘tek adam’a ‘Hayır’ın ne demek olduğunu hatırlatmak görevi var önümüzde. Bu bağlamda referandum sonucu, bizler için asla bir yenilgi değil, mücadelenin yeni bir momentinin başlangıcıdır yalnızca.