İçinde bulunduğumuz yeni teknoloji dünyası ve yapay zekâ çağının, normal şartlarda siber alanın coğrafyasızlığını daha da belirginleştirmesi beklenirdi. Oysa yapay zekâ bize ne kadar soyut, sınırsız ve mekândan bağımsız görünse de varlığı ve altyapısı bir o kadar fiziksel ve coğrafyaya bağımlıdır.
Büyük modelleri çalıştırmak için veri merkezlerine, onları beslemek için muazzam miktarda elektriğe, sistemleri soğutmak için soğuk suya ve uygun iklime, çip üretmek için kritik minerallere, veriyi taşımak için denizaltı kablolarına, bütün bunları korumak için de siyasi ve askerî güvenliğe ihtiyaç vardır.
Kısacası yapay zekâ uzaylı değil, dünyalıdır; sadece teknolojik bir mesele olarak algılanamayacak kadar da dünyalılar arası politik rekabetin bir öznesidir. Bu yüzden yakın gelecekte, dünya üzerindeki some coğrafyaların jeostratejik değerini yeniden belirleyecek bir unsur olduğu açıktır.
Dolayısıyla “Yapay zekâ yarışını kimin kazanacağı?” sorusunun cevabını bir başka soruda arayabiliriz: Yapay zekâ nasıl bir dünya haritasına ihtiyaç duyuyor?
Uluslararası Enerji Ajansı’na göre veri merkezleri, 2026 yılında bir yılda yüzde 17 artarak yaklaşık 485 TWh elektrik tüketti. 2030’da bu rakamın 945 TWh olması, yapay zekâ odaklı veri merkezlerinin elektrik tüketiminin ise gelecek beş yılda 3 kattan fazla artması bekleniyor. Kısacası artık yalnızca teknoloji şirketlerinin elektrik faturasından bahsetmiyoruz.
Veri merkezlerinin yoğunlaştığı bölgeler, yerel elektrik şebekeleri üzerinde yarattıkları aşırı yük nedeniyle riskli hâle gelmiş durumda. Bu şebeke sorunları önümüzdeki dönemde gündelik yaşamı, sanayi üretimini, lojistiği ve güvenliği derinden etkileyebilecek bir boyuta taşınabilir.
Her birimiz giderek daha fazla yapay zekâ bağımlısı hâle geldiğimiz için bu tüketimin ve riskin katlanarak artacağı açıktır.