Çisil Sohodol: Tü­ketici her ürüne aynı anlamı yük­lemiyor ve bütçesini de buna göre dağıtıyor

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Bir zamanlar markalar için en güvenli yer “ortadaydı”… Ne fazla pahalı ne fazla ucuz; ne faz­la niş ne de geniş kitleyi ürküte­cek kadar iddialı… Makul fiyat, makul kalite, güçlü dağıtım ve ye­terli bilinirlik, uzun yıllar boyun­ca oldukça sağlam bir büyüme for­mülüydü. Pazarlamanın meşhur “ortalama tüketicisi” de zaten tam burada yaşıyordu. Gelirine, yaşı­na, yaşam tarzına göre segmentle­re ayrılıyor; hangi ürünü, hangi fi­yat aralığında tercih edeceği aşağı yukarı tahmin edilebiliyordu.

Bugün o tüketiciyi bulmak gide­rek zorlaşıyor. Çünkü aynı insan markette deterjanın fiyatını kar­şılaştırıp mağaza markasına ge­çerken, birkaç saat sonra kahvesi­ne, cilt bakım ürününe, spor ayak­kabısına ya da evcil hayvanının mamasına gönüllü olarak çok da­ha fazla para verebiliyor. Tatilde uçak biletinin en ucuzunu ararken otelden kısmak istemiyor; market alışverişinde promosyon kovalar­ken kendisi için önemli gördüğü bir üründe premium seçeneğe yö­neliyor. İlk bakışta çelişkili görü­nen bu davranış aslında yeni tü­keticinin en belirgin özelliğini an­latıyor: Daha az harcamaktan çok, neye daha fazla harcayacağına ka­rar veriyor.

NielsenIQ ve World Data Lab’in yeni yayımladığı A Tale of Two Consumers (İki Tüketicinin Hikâ­yesi) araştırması bu değişimi ol­dukça ilginç bir yerden ele alıyor. Araştırmaya göre tüketici davra­nışındaki asıl ayrım artık kuşak­lar, gelir grupları ya da demografik segmentler arasında değil; aynı in­sanın farklı satın alma anlarında benimsediği iki zihniyet arasın­da yaşanıyor. Tüketici, karşılığını gördüğünde daha pahalı ürüne ge­çiyor; görmediğinde daha hesap­lı seçeneğe dönüyor. Dolayısıyla markalar açısından kritik soru ar­tık “Müşterimizin harcama gücü var mı?” değil, “Müşterimiz bizim için daha fazla ödemeye değer bul­duğu bir neden görüyor mu?”

Bu davranışı ekonomik koşul­lardan bağımsız okumak elbet­te mümkün değil. Rapora göre 2021-2025 arasında küresel hız­lı tüketim ürünleri fiyatları yüz­de 26 arttı. Yıllarca devam eden fi­yat artışları tüketicinin bütçesini zorladı ama aynı zamanda ona ye­ni bir alışveriş disiplini de kazan­dırdı. Daha fazla karşılaştırdı, al­ternatifleri denedi, bazı alışkan­lıklarından vazgeçti ve daha önce sorgulamadan ödediği marka pri­mini sorgulamaya başladı.

İşin ilginç tarafı, bu sorgula­manın gelir arttığında ortadan kalkmaması. Araştırmada daha üst segmente yönelen tüketicile­rin yüzde 60’ı da ödediği paranın karşılığını almaya önem verdiğini söylüyor. Yani premium tüketici bile artık “pahalıysa iyidir” kolay­cılığında değil. Daha yüksek fiya­tın karşılığında performans, gü­ven, kolaylık, deneyim, sağlık, öz­günlük ya da kendisi için anlamlı başka bir fayda arıyor. Bütçesi da­ha fazla baskı altında olan tüketici ise her kategoride en ucuzu seçmi­yor; önemli bulduğu yerde o da yu­karı çıkabiliyor.

Tam da bu nedenle “ekonomik sıkışma insanları ucuz ürüne yö­neltiyor” açıklaması yeni tabloyu anlatmaya yetmiyor. Karşımızda kategoriler arasında bütçe trans­feri yapan bir tüketici var. Bir yer­de tasarruf ederek başka bir yerde kendine harcama alanı açıyor. Bu açıdan baktığımızda indirim mar­ketinden alışveriş yapıp pahalı kahve içmek ya da uygun fiyatlı ti­şörtün altına premium spor ayak­kabı giymek tutarsızlık değil. Tü­ketici her ürüne aynı anlamı yük­lemiyor ve bütçesini de buna göre dağıtıyor.

Çisil Sohodol’un yazısı