İklim değişikliğiyle mücadeleyi konuşurken uzun süredir yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve karbon emisyonlarının azaltılması üzerinde duruyoruz. Şimdi ise bunların hepsini birbirine bağlayan yeni bir başlık öne çıkıyor: Elektrifikasyon. Kavram basit görünse de etkisi oldukça geniş. Ulaşımda, sanayide ve binalarda fosil yakıtların yerine elektriğin daha fazla kullanılması; enerji sisteminden üretim biçimine, şehir yaşamından ticarete kadar pek çok alanı değiştirecek.
Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek COP31’de bu konunun öne çıkması da tesadüf değil.
İlk büyük değişim sanayide yaşanacak. Türkiye, üretim ve ihracat kapasitesi güçlü bir ülke. Ancak özellikle Avrupa pazarında artık bir ürünün yalnızca fiyatı ve kalitesi değil, üretim sürecinde ortaya çıkardığı karbon da önem taşıyor. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması bunun en somut örneklerinden biri. Demir-çelik, alüminyum, çimento ve gübre gibi sektörlerde karbon yoğunluğu ticaretin önemli unsurlarından biri haline geliyor.
Bu nedenle üretimde fosil yakıtların yerine elektriğin kullanılması, şirketler için yalnızca çevresel bir tercih olmayacak. Karbon maliyetlerini azaltmak ve ihracat pazarlarındaki rekabet gücünü korumak açısından da önem taşıyacak.
İkinci büyük alan ulaşım. Elektrikli otomobillerin sayısı arttıkça değişen yalnızca araçların motorları olmayacak. Şarj istasyonları, bataryalar, yazılımlar ve elektrik dağıtım altyapısı da bu yeni sistemin parçaları haline gelecek. Üçüncü ve en kritik başlık ise enerji altyapısı.
Sanayide daha düşük karbonlu üretim, ulaşımda yeni nesil araçlar ve güçlü bir enerji altyapısı birlikte kurulabilirse, elektrifikasyon Türkiye için yalnızca bir iklim politikası olmaktan çıkıp yeni bir büyüme alanına dönüşebilir.