Zaman, heves ve para mıydı? Cemal Süreya’dan mı aklımda kalmış acaba? Zaman, heves ve para olunca sanki insanın bir işe girişmesi, bir yere gitmesi, bir işi halletmesi daha kolay gibi. Konsere mi gideceksin? İzin günün ya da izinli olduğun saatleri denk düşürmen gerek. Zaten konser saatleri işten artan zamanlarda yapılıyor o da ayrı mesele.
Şimdilerde bu üçlü para yönünden biraz tökezledi gibi. Zaten kimsede para yok. Fonda çalan bir müzik oluyor genelde çalışırken, fon’la olan bütün bağlantımız zaten bu kadar.
Geçen bir şiir buluşmasında denk geldim, üç kafadar şair planlarından bahsederken dergi çıkaracaklarını söylediler. Bizde kafa eskiye gittiği için “matbaa ve kâğıt ücretlerinden haberiniz var mı?” diye soracak oldum. Soruma anlam veremediler. 20’li yaşların başında olan üç şairin dergi çıkarmak için bir yerden sağlam ‘tüyo’ almış olması gerek. Birisini dolandırıp yere vurmayacaklarına göre matbaacıya ya da kâğıtçıya vermeleri gereken parayı ayarlamış olmaları gerek. En azından benim bildiğim ve yapmakta -nedense- ısrar ettiğim dergicilik, bunu gerektiriyor.
Dijital bir dergi yapacaklarını söylediler. O zaman iş değişir.
Bazı şairlerin sosyal medya hesaplarını özellikle takip ediyorum. Cihat Duman, her zaman ehram giyip sokağa çıkmıyor olabilir ama zaten kastettiğim kendileri değil.
Dijital yayıncılık çok şeyi değiştiriyor. Şair arkadaşım sosyal medya hesabına koyuyor şiirini. Ne bir dergiye gönderme sıkıntısı, ne editörden yanıt bekleme huzursuzluğu ne de ne zaman basılacak diye oturup düşünme kaygısı var işin içinde. Yazdın. Yayınladın. O kadar. Kendi editörünsün, kendi yayıncın. Dergide yayımlandığında da kimin okuduğunu bilmiyorsun ki zaten. Sosyal medyadan gelen etkileşimle en azından yaklaşık bir okur sonucuna ulaşabiliyorsun.
Öte yandan okurun olan kişiler, almak istemediği, yazın açısından yakın bulmadığı dergiyi de almak zorunda kalmıyor. Nereye giderse gitsin, okumak istediğinde sosyal medya hesabına yeniden girmesi yeterli. “Ben kâğıt ve matbaa kokusunu seviyorum” diyenler ve yazılı metni ne olursa olsun ekran yerine kâğıttan okumakta ısrar edenleri anlamak gerek. Ama metin nerede olursa olsun, yazan insandan çıkıp kamuya ulaştığında, ne kâğıt kalıyor orada ne de ekran. Yatay okumanın yerini dikey okuma mı almış, sayfanın yerine ekran mı yataklık etmiş sözcüklere çok da önemli değil. Önemli olan erişebilme özgürlüğü.
Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Konur Ertop, Edip Cansever, Demir Özlü gibi yazar ve şairlerin ceplerinden 10’ar lira vererek a dergisini çıkardıklarını anımsayalım. Herkes cebindekinden katıyor, Edip Cansever’in durumu iyi olduğu için o 20 lira veriyor ve dergi 15 Ocak 1956’da yayımlanıyor.
Bir gençlik hevesi olmanın ötesinde, hem de her sayısında binlerce tiraja ulaşarak edebiyatımızda önemli dergiler arasında yerini sürdürmeye devam ediyor. Aynı ekibin dergiyi bir gençlik yanılgısıyla kapatıp yıllar sonra yeniden yekinmek ve söz almak için Yeni a dergisini kurduğunu ama bu defa Adnan Özyalçıner’in bir yazısı nedeniyle devlet tarafından kapatıldığını da buraya yazalım.
Egemen Berköz ilk şiirini 18 yaşındayken 1959’da Yeditepe dergisinde yayımlattı. ‘Akşam‘ adlı şiirini derginin sayfalarında gördüğünde kim bilir dünyanın hangi kara parçasında ayağını basmadan yürüdü şair. Şiir yayımlatmaya Yeditepe’den başlamak da bir mertebe nihayet. Şahsen ben o yıllarda yazıyor olsam, tercih edeceğim dergilerin başında gelirdi Yeditepe.
Şiir yazmaya başladığım yıllarda elbette çok fazla dergi vardı ve Ankara kökenli dergiler benim ilgimi özellikle çekiyordu. 90’lı yılların ortalarında İzlek dergisiyle tanıştım. Ankara’dan Nizamettin Uğur, Serdar Aydın, Bahar Aslan, Erhan Kuzhan, Gökhan Tok, Ali Hikmet Eren gibi arkadaşlar çıkarıyordu dergiyi. Kaan İnce de aynı arkadaş grubundaydı, anısına saygıyla… Ben de İzlek dergisinde yazmaya heves eden ve 20’li yaşlarda bu hevesle durmadan şiir yazan bir şairdim. İzlek’te şiirimin yayımlandığı her sayıda ayr bir heyecan duyuyordum. İzlek’teki arkadaşlar yıllar içinde yaptıkları söyleşilerde beni de kendilerinden biri olarak anmakta ve arkadaşlığımız hâlâ sürmektedir. İyi ki bir araya gelmişiz ve sözcük yoldaşlığımızı sürdürmüşüz.
Aynı dönemlerde Evrensel Kültür 56. sayısında şiirlerimi iki sayfa halinde yayımlayınca aklım sevinçten göğe uçmuştu. Yıllar sonra Evrensel Kültür’e editör oldum ve derginin geleneğini sürdürmekte ısrar ederek genç şairlerin şiirlerini yayımlamakta her zaman öncelikli davrandım.
Yıllar sonra arkadaşlarımla Ağır Ol Bay Düzyazı dergisini kurduğumuzda dijitalleşme yeni başlamıştı. Tabi dergiye sonradan ve zorla eklenen bay editör resmi gazetede son üç sayıda karısı, kaynanası, mahalleden muhtar ablası ve faşistleri yayımlamakta mahir olduğu için seyirdefteri.net diye bir site kurduğumuzdan ve şiirleri iki-üç ay sonra net’te yayımladığımızdan haberdar değildir mutlaka. Dergi kapandığında site bir süre daha devame etti ancak zaman içinde o da sönümlendi ve fonlanmadığımız için söndü.
Sosyal medya hesaplarına bakıyorum, Egemen Berköz ziyarete gitmiş Necati Tosuner’i, masada kek var, çay var, kolonya ve yenidünya var. Mevsim kış belli ki. Fonda ne var? Fonda ne olacak kitaplık, kitaplar, tablolar vs.
Kedileri ve çiçekleri paylaşmış Egemen Berköz daha ziyade. Acaba şiirini koymayı hiç düşündü mü ya da sosyal medyadan şiir okudu mu? Merak ediyor insan. Artık komşu sayılırız, gidip bir çayını içsem ve bunları sorsam kendisine daha iyi etmiş olurum. O da sağlığında sık sık gitmiş Tosuner’in yanına. İkilinin neredeyse aynı pozları, farklı zamanlarda yayımlanmış hesapta ama aynı gün ve aynı kişi tarafından çekilmiş.
Yaşadığımız dönemde dijital dergiler daha bir öne çıkıyor. İçerik üretmekle kalmayıp okura ulaşan matbuu dergilerin varlığını asla yadsımıyorum. Bir dergi okuru olarak önemsiyor ve takip etmeye, satın almaya çalışıyorum. Arada yazdıklarım da oluyor. Ama nihayet iki ya da üç kafadar şairin bir araya gelip aleme karşı bir dijital dergi kurmasını ve yayıncılığı sürdürmesini de önemsiyorum. Her sözü köşebaşını tutmuş insanların söylemesi gerekmiyor. Herkesin, her kesimin sözü var ve söylemek istiyor. İlla bizim istediğimiz gibi, bizim ölçülerimizde söylemeleri gerekmiyor. Yayıncılık saltanatından bıkmış olabilirler, daha başlamadan editörlerin sıkıcı hayatına dahil olmak istememiş olabilirler, kendi başına buyruk olmak istemiş olabilirler. Belki kâğıt paraları yoktur, belki kâğıt tüketimine karşıdırlar, belki de bunların hiç biri; dijital dergi kolaylarına gelmiştir ve sözcüğü kalaylamak kalmıştır onlara da.
Gelecek zamanda ulaşamıyor olsak da PDF arşivinden bu dergilere dair ayrıntılı bir inceleme yapacak mıyız? Küllük ya da Meydan dergileri tek sayı çıkmış olmalarına rağmen, edebiyatımızda olmazsa olmaz yerlerini koruyorlar. Genç kuşağın çıkardığı dergiler. Memed Kemal de Arif ve Abidin Dino da gençti bir zamanlar.
Kütüphaneler elinde ne var ne yok dijitale aktarsa keşke ve bir de PDF dergi arşivi yapsa ne güzel olur. Elimde sayıları eksik dergiler var ve onlara sadece dijital kaynaklardan ya da kütüphanelerden ulaşabiliyorum. Demek ki biri çalışmış ve kamuya ait olanı kamuya açmış. Yaşanır ve güzel bir duygu.
Nihayet yeni bir söz söylemenin anahtarını kurcalıyor her şair. Dergiler bu yeniliğe sayfalarını açarken aynı zamanda yeni bir şairi ağırlamanın onurunu da yaşıyor. Dijital ya da matbuu fark etmez, söz nerede çoğalıyorsa, okuruna nerede ulaşıyorsa şairin sayfası orasıdır.
Hiçbir dergi bir sonraki sayıda kapanmak üzere başlamaz yayıncılık serüvenine, ama bazen hayat izin vermez. Bazen zamanı olmaz insanın, hevesi tükenir, parası zaten yoktur ama dert değil, bir yolunu bulur ve çatlaktan sızar su.