Çokları, Gezi’den hemen bir parti doğacağını ummuştu. Aslında temel referanslarını Gezi Direnişi’nden alan, “lidersiz” bir Gezi Partisi kuruldu da…
Ancak bu hareketin partileşmemesinin daha iyi olacağını savunanlar da vardı. Ben de onlar arasındaydım. Almanya’da Yeşiller deneyimi yaşanmıştı. Partileşme, kurumsallaşmayı, kurumsallaşma ise sisteme ayak uydurmayı getiriyordu. Oysa Yeşiller’in asıl katkısı, çevre bilincini tüm partilere yaymak olmuştu. “Gezi ruhu” da böyle bir katkı yapabilirdi.
Nitekim öyle oldu. Geçen bir yılda o ruh, geldiğini değişik vesilelerle hissettirdi. Seçimde, sandık başında sabırla, inatla nöbet tutan, şaibeli sonuçların peşinde koşan seçmen duyarlılığı, biraz da Gezi bilinciyle politize olmuş gençlerin işiydi.
Sosyal medyanın, ana akım medyaya alternatif olarak ortaya çıkışı ve yazılmayanı yazma, muhalifler arası dayanışma amacıyla kullanılışı da Gezi’nin popüler kıldığı silahlardan biriydi. Hükümetin Twitter’ı kapatma çabası boşuna değildi. Seçim öncesi hırsızlıkların deşifresi bu yöntemle oldu çünkü…
Kıymet Teyze’nin bir mahalle parkında dozerlerin önüne oturması bile, Gezi’den mahallelere yayılan çevreci damarın simgesiydi. Aynı direnişi, ODTÜ öğrencileri, Devlet Tiyatrosu sanatçıları da gösterdi.
Nihayet son olarak “OccupyCHP” de yine Gezi’nin mahsullerinden sayılabilecek bir gençlik eylemi olarak gerçekleşti.
“Gezi hareketi”, her partiye sızıp her muhalif oluşuma destek çıkarak, Türkiye’nin geleceğine damga vurmaya devam ediyor. Bir yaşında bir hareket için büyük kazanımlar bunlar… Bu oluşumların dayanışmasıyla bir “yeniden inşa”nın harcı atılabilir gerçekten de…