Harvard Üniversitesi’nde doktora yapan (ve siz bu satırları okurken tezini başarıyla savunarak “Dr.” unvanını da adının başına altın harflerle yazdırmış olacak olan) sevgili dostum Furkan Öztürk, Harvard Üniversitesi Fizik Bölümü’nün “en başarılı doktora tezi” için verdiği “Gertrude and Maurice Goldhaber Ödülü”ne layık görüldü. Bu, az buz bir başarı değil; çünkü bu ödülü daha önceden alan isimler kariyerlerinin ilerleyen noktalarında çok başarılı araştırmacılar oldular ve bilimin kalesi olarak görülen birçok üniversitede kalıcı pozisyonlar kazandılar.
Boston’da bulunduğum günlerde Furkan ile buluşma imkânım oldu. Aslında kendisini 1-2 saatliğine ziyaret edecektim ama o kadar cana yakın ve sıcak biri ki gününün yarısını bana ayırmaktan, Harvard’ı gezdirmekten, bizi üniversitenin harika kütüphane ve müzelerine sokmaktan geri durmadı. Bu sayede Harvard Üniversitesi’ni aksi takdirde olacak şekilde yüzeysel değil, oldukça derinlemesine ve heyecan bir şekilde gezme imkânım oldu.
Görüşmemizin sonlarına doğru, aslında planda olmamasına rağmen bir video çekmeye karar verdik. Bunu tetikleyen şey, Furkan’ın gezimiz boyunca telefonlarının susmaması; ancak onun bu telefonlara cevap vermeye olan isteksizliğiydi. Tabii ki Türkiye’deki medya ve ünlülerin çalışmasına olan ilgisi hoşuna gidiyor, kimin gitmez? Ama Furkan’ı bu ilgi içinde tatmin etmeyen bir şeyler var. Ona göre bu ilgi, yanlış nedenlerden kaynaklanıyor. Kimse yaptığı bilimin önemine odaklanmış değil, herkes Furkan’ın “Türk” olmasından ötürü bu övgüleri hak ettiğini düşünüyor. Bu da her bilim insanını edeceği gibi, Furkan’ı içten içe rahatsız ediyor, bunu görebiliyorum.
Yanlış anlaşılmasın: Furkan, öyle veya böyle, Türkiye’den çıkan bilime katkı sağladığı için çok mutlu, çok gururlu! Hatta birazdan detaylarından bahsedeceğim makalesinin bir kopyasını benim için imzalarken, sağ olsun, fazlasıyla cömertçe davranarak, “Türk bilimine yaptığı sonsuz katkılar anısına…” diyerek imzaladı. Yani Furkan’ın da tabii ki Türklükle veya Türk olmasıyla hiçbir derdi yok.