Deepfake (derin sahtecilik) teknolojilerinin asıl yıkıcı tarafı sadece kusursuz sahte videolar üretmesi değil. Asıl hasar, o incecik epistemolojik sınırda, “gerçek ile sahte” arasındaki çizginin tamamen silikleşmesinde yatıyor. Üstelik bu teknoloji, bunu standart bir kullanıcının asla algılayamayacağı bir pürüzsüzlükte yapıyor.
Bugün bir devlet başkanının konuşması ya da global bir şirketin CEO’sunun açıklaması anında dolaşıma girip, hemen ardından “Bu bir yapay zekâ üretimi” şüphesiyle etiketlenebiliyor. Böyle bir ekosistemde toplum iki sağlıksız uca savruluyor: Ya gördüğümüz her sentetik veriye anında inanıyoruz ya da paranoyakça her şeyi toptan reddediyoruz.
Fakat burada gözden kaçan çok daha tehlikeli bir risk var: Liar’s Dividend (Yalancının Temettüsü). Yani teknolojinin gerçeği bile şüpheli hale getirme gücü. Düşünsenize, birisi çıkıp gerçekten skandal bir söz söylüyor ve anında o sihirli cümleyi kurabiliyor: “O ben değilim, deepfake ile yapmışlar.” Tarihte ilk kez gerçek, bu kadar ucuz ve kolay bir şekilde inkar edilebilir hale geldi.