isinelicin@gmail.com
2’nci Cenevre Konferansı’ndan Suriye’deki savaşı durduracak bir sonuç çıkmaz. Başlangıçta ilan edildiği gibi siyasi bir çözüme zemin oluşturacak bir geçiş dönemi hükümeti kurulabilmesi için asgari koşullar oluşmuş değil.
En iyi ihtimalle Humus gibi, aylardır abluka altında kalmış bazı yerleşimlere insani yardım ulaştırılmasını sağlayacak, kısa süreli yerel ateşkesler için karar çıkabilir. Nitekim, Suriye yönetiminin kadın ve çocukların Humus’tan çıkmasına izin vereceği açıklandı. Bir de belki bazı tutukluların serbest bırakılması da beklenebilir. O kadar.
Rejimin eli daha kuvvetli
Kabul etmek gerek. Beşşar Esad rejimi masaya çok daha güçlü bir elle oturmuş durumda. Her şeyden önce rejimin muhatap alması beklenen muhalefet koalisyonu, kurulduğu günden bu yana temsil kabiliyeti tartışmalı, cephedeki gücü ve etkinliği sınırlı bir yapı olageldi. Üstelik 2’nci Cenevre Konferansı öncesinde yaşanan görüş ayrılıkları koalisyonun yüzde 50 oranında daralmasına yol açmıştı.* Dolayısıyla, olur da Cenevre’de belli konularda anlaşma sağlanırsa, koalisyon kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirebilir mi şüpheli.
Dahası, El Kaide ve diğer radikal gruplar artık bölgeyi daha fazla etkileyecek güce kavuştuğundan rejimin en başından bu yana uluslararası kamuoyunu ikna etmeye çalıştığı ‘terörle mücadele’ söylemini, açıkça dile getirmeseler de, muhalifler de öncelik olarak kabullenmiş durumda.
Geçtiğimiz haftalarda El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra Cephesi ile tekfirci Irak ve Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı, diğer muhalif grupların giriştiği çatışmalar, bu bapta uluslararası kamuoyuna güven vererek muhatap alınma beklentisi içeriyordu. Muhalefet koalisyonunun lideri Ahmet Carba, 2’nci Cenevre Konferansı’nın perşembe günkü açılış toplantısında, koalisyonun silahlı kanadı Özgür Suriye Ordusu’nun IŞİD’e karşı da savaştığını, işte bu nedenle vurguladı.
Ama Carba’nın, Beşar Esad rejimi tarafından silahlı muhalif gruplara yöneltilen ‘terörist’ suçlamasını dengelemek için, rejimin de savaş suçları işlediğini kanıtlamak üzere işkence görmüş, açlığa terk edilmiş, hunharca katledilmiş tutsak fotoğraflarını göstermek zorunda kalması, yukarıda anlattığım gerekçeler yüzünden hem trajik, hem de nafileydi.
Devlet terörü değilse ne?
İki buçuk yılda 130 bini aşkın cana mal olmuş bu savaşta, rejim güçlerinin halkın üzerine kurşun yağdırdığına, şehirleri abluka altına alıp havadan ve karadan bombaladığına tanık olmadık mı zaten hepimiz. Bunun adı devlet terörü değil de nedir? Yine de uluslararası toplum dediğimiz muktedirler korosu, bir devletin halkına şiddet uygulamasına kendi çıkarlarıyla uyuştuğu veya çelişmediği sürece göz yumar, bunu da biliyoruz.
Nitekim ABD, Rusya ile mutabakata varıp kimyasal silahların imhasını öngören uluslararası anlaşmayı daha önce meşruiyetini yitirdiğini söylediği Beşşar Esad’ın imzasına sunmakla, rejimin elini epey bir rahatlatmış olmadı mı? Üstelik de kimyasal silah kullandığına dair güçlü bir kanaat oluştuğu sırada… Boşuna değil, Esad tam da bu anlaşma ertesinde bu yıl içinde yapılacak seçimlere aday olacağını duyurmuştu. Çünkü uluslararası toplumun Esad’ın iktidarını El Kaide ve türevlerinin egemenliğine yeğ tutacağı ortam ziyadesiyle oluşmuştu.
2009 tarihli bir kripto
“Suriye rejimi, demokratik reform taleplerini İslami radikalizmden daha büyük bir tehdit olarak algılıyor. Zira rejim, ‘İslamcılara’ karşı eylemlerinin Batılı ülkelerden, ABD’den destek göreceğinden (en azından göz yumulacağından) emin. Buna karşılık, siyasete katılımı zorlayan, halkın içinden çıkma demokratik örgütler seslerini duyurabilme fırsatı bulabilse, rejim Batı’nın onlar lehine kendisine yüz çevireceğini düşünüyor.”
ABD’nin Şam Büyükelçiliği’nin 22 Ekim 2009 tarihli kriptosundan alıntıladığım bu sözler, Suriyeli muhalif liderlerden Mişel Kilo’ya ait. Bugün de geçerliliğini koruyan, ne kadar da doğru bir tahlil. Hem Kilo’nunki, hem de Kilo vesilesiyle öğrendiğimiz Suriye rejimininki…
Rus taktiği
Hatırlayalım: Mart 2011’de, Suriyeliler, Tunus ve Mısır örneklerinden de aldıkları cesaretle, meşru hak ve özgürlük taleplerini duyurmak üzere sokağa çıkmaya başlayınca, Esad rejimi de derhal ayaklanmanın ‘dış mihrakların güdümü’nde, ‘İslamcı bir kalkışma’, bir ‘terör sorunu’ gibi algılanmasını sağlayacak politika ve söylemlere yönelmişti.
Oysa isyanın henüz silahlı direnişe dönüşmediği, protestoların barışçıl olduğu ilk dört-beş aylık dönemde, Suriye’deki tüm etnik ve dini grupların temsilcilerini sokakta görmek mümkündü. Ama Esad, Haziran 2011’deki konuşmasında da ifade ettiği gibi, ‘aşırılıkçı, tekfirci’ diye nitelediği grupların varlığını öne çıkarmayı yeğledi. Çünkü böyle yapar, uluslararası kamuoyunu İslamcı terörle mücadele ettiğine ikna edebilirse, halkına uyguladığı şiddeti mazur gösterebileceğini biliyordu. (Esad’ın en güçlü destekçisi Rusya’nın Çeçenistan’daki halk ayaklanmasını, meşru bir terörle mücadele sorununa dönüştürmekteki başarısından deneyim çıkardığı düşünülebilir).
Modern tarihin en büyük vesayet savaşı
Suriye’dekinin üçüncü bir dünya savaşı sayılacak sayıda aktörle, modern tarihin en büyük vesayet savaşı olduğu herkesin malumu. Dolayısıyla bugün gelinen noktayı elbet salt Esad rejiminin icraatı olarak ve ona doğrudan ya da dolaylı destek veren ülkeleri eleştirerek açıklayamayız. Muhalefeti silah kuşanarak direnişten öte rejimi devirmeye cesaretlendiren vasilerin de sorumluluğu var.
Öncelikle cephedeki durumun karmaşıklığını hatırlatmalıyım: Suriye’deki bir iç savaş değil, cephede sadece Suriyeliler savaşmıyor. Rejimin yanında ya da karşısında savaşmak üzere bölge ülkelerinden de, dünyanın dört bir yanından farklı ülkelerden de gelenler var. Ayrıca daha küçük cephelerde açılan eş zamanlı savaşlarda Şiilerle Sünniler, İranlılarla Araplar, Kürtlerle Araplar, laiklerle İslamcılar, tekfircilerle ılımlılar da karşı karşıya geliyor. Rejim güçleri ve Hizbullah gibi, onlara muhalif kampta yer alan, sayılarının ise neredeyse 100’e yaklaştığı söylenen irili ufaklı tüm silahlı grupların dışarıdan destekleyen vasileri var.
Kazanmak için her yol mübah
Tüm bu aktörler için de Suriye’deki savaş varoluşsal bir mücadeleye dönüşmüş durumda. İstisnasız hemen hepsi, ABD, Rusya, Suudi Arabistan, İran, Türkiye, Katar, Kuveyt, Esad ve Hizbullah, İngiltere ve Fransa, hatta İsrail, bu cephede kaybederlerse tüm bölgedeki etkinliklerini kaybetmekten korkuyor. Hal böyle olunca, herkes kazanmak için her yolu mubah görüyor. Meslektaşım Mete Çubukçu’nun geçen hafta Radikal gazetesinde ‘Yanlış politika El Kiade’yi yarattı’ başlıklı yazısında da vurguladığı gibi, bu kaotik ortamdır El Kaide’ye köklenip güçlenmek için zemin hazırlayan.
El Kaide Irak’ta da güç kazandı
Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da El Kaide yeniden güç kazandı. Haftasonunda ise hem El Nusra hem IŞİD artık Lübnan’da da şube açtıklarını duyurdu. Yani cephe genişledikçe genişliyor. Yazının başında söylediğim gibi, savaşı sona erdirmek için rejim ve muhalefet temsilcilerini aynı masa etrafına oturtmak yetmeyecek. Onlar müzakere ededursun, vasilerin savaşı masada değil cephede kazanmak için attıkları her yeni adım da, yangına körükle gitmek olacak.
Görmek gerek: Suriye’de savaş, taraflar birbirleriyle hesaplarını ancak barışçı yöntemlerle görmeye, sorunları diyalogla çözmeye razı olup bir başka masa etrafında biraraya geldiğinde bitecek.
*40 kadar üye Suudi Arabistan’a yakınlığıyla bilinen aşiret lideri Carba’nın yeniden başkan seçilmesine tepki olarak istifa ederken, koalisyonun 25 üyeyle en kalabalık parçasını oluşturan Müslüman Kardeşler ağırlıklı Suriye Ulusal Konseyi de Cenevre 2’ye katılmanın rejim ve icraatını meşrulaştıracak olmasını gerekçe göstererek yapıdan ayrıldığını duyurmuştu.
