“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.“
Camus’nün çılgınca bir tokat olan romanı böyle bir cümleyle başlar.
Meursault sayfalar boyu anlam dediğimiz şeyin, varoluşun soğuk anatomisindeki yerini belirler.
Annesinin cenazesinde ağlamaz. Kahve içer, tabutun yanında uyuklar…
Meraklısı iyi bilir… Romanları, hele kült romanları, hele de ‘Yabancı’ gibi iç konuşması yoğun romanları sinemaya aktarmak zordur.
Bunu iyi yapanlar, genellikle sıradışı yönetmenlerdir. Her filmiyle sınırları zorlayan hatta yeniden çizenler… François Ozon da böyle bir yönetmen… Bir hikâye anlatıcısı değil sadece… O bir oyun kurucu… Türlerle, ahlakla, seyirciyle, kimlikle oyun oynamayı seven bir şakacı…
Sinema onun için bazen arzunun, bazen kimliğin, bazen temsilin laboratuvarı; dramatik bir alan değil.
Dünya prömiyerini eylülde Venedik Film Festivali’nde ana yarışma bölümünde yapan ‘Yabancı-L’Etranger’ ülkemize de geldi.

Edebiyat uyarlamalarına mesafeli yaklaşma kaygım, ayaklarımı bir süre durdurduysa da Ozon isminin vaadiyle beyazperdenin karşısına ve yine yazık ki boş bir salonda koltuğa yerleştim.
Filmin hakkını verelim. Kontrastı çok güçlü, ton geçişleri temiz, estetik olarak çarpıcı siyah-beyaz uyarlanmış bir film vardı karşımızda ve başarılıydı.
Yönetmen, oyunculuklar ve müzik neredeyse kusursuza yakın bir tonda, hatta biraz fazlasını romanın anlatmak istediği biçimde seyirciye yansıtıyor.
İki saatlik film ağır bir atmosferde…
Ancak Fransa’nın Cezayir’deki kolonyal varlığını anlatırken, işin yalnızca Arap Baharı’ından ibaret olmadığını da az okuyan zihinlere görsel kısayol tuşlarıyla etkili biçimde anlatıyor.
Ozon bir söyleşisinde uyarlamanın kaçınılmaz bir ihanet olmakla birlikte, doğru biçimde yaratılacak başka bir dilin olanaklarını kullanabilmekten bahsediyordu.
Bu anlamda romanı iyi bilen edebiyatseverler, metni bugünün diliyle kadrajlanmış olarak görmenin ayrıcalığına erişiyor.
Film yaşadığımız dünyada, anlamın değil yargının daha hızlı ve baskın işlediğini söylüyor. Kahraman toplumun klasik, görmek istediği ritüellere uygun bir davranış sergilemediği için adeta bir canavar ilan ediliyor.
‘Yabancı’nın hikayesinde bir karakterin psikolojisi yok. Toplumda duygu talimatnamesine uymayan bir kimliğin yaşadıkları anlatılıyor.
Ne zaman ağlayacaksın ne kadar susacaksın, hangi cümlede pişmanlık duyman gerekiyor? Her şeyin tasarımlanmış adımlarına uyman gerekiyor.
Toplumun sorusu şudu: Bu adam neden bizim gibi hissetmiyor?.
Ama Camus’nün sorusu farklıdır: Toplum neden otomatik duygular bekliyor?

Meursault yalan söylemez. Toplum ise ritüel yalanlarla ayakta durur. Bu noktada romanın asıl teması ortaya çıkar; mahkemede insan öldürdüğü için değil, rol yapmadığı için yargılanır. Cinayet ikinci plandadır. Cenazede ağlamaması esas suçtur.
Filmin siyah beyaz tercihinin filmin sembollerinin oturmasıyla birlikte aslında nostalji değil, etik bir projektör olduğunu kavrıyoruz.
Yönetmenin zekası mahkemeden önce kahramanı bize yargılatıyor. Öyle ki annesinin ölümündeki duygusuzluğunu ayıplarken, kolonyal adalet doğrultusunda cinayete kurban giden arap vatandaşı neredeyse normalleştiriyoruz.
Yönetmenin güneş metaforunu kullanması ise olağanüstü… Günün aydınlığı değil yalnızca, kaderin bir biçimi… Hayat güneşin altında daha acımasız saklanacak bir gölge yok, sığınacak bir anlam yok. Cinayet anında Meursault şunu ima eder, ‘Güneş yüzünden oldu.’ Bu cümle sembolik olarak şöyle okunabilir; bilincin aşırı yükü, insanı otomatik bir varlığa indirger. Yani burada ‘aydınlanma’ değil, bilincin krizi vardır.
Bugünün dünyasına da fırlatıyor bizi film… Suçtan çok yanlış duygu yüzünden linç edilenlerin günah bahçesi sosyal medyaya…
Sosyal medya mahkemesi hep aynı soruyu sorar çünkü; doğru acıyı oynadın mı, doğru mutluluğu gösterdin mi? Ozon’un filminde jürinin gözleriyle bugünkü kendimize baktığımızda biraz utanıyoruz bu emanet duygulardan!
‘Ya rol yapacaksın ya yabancı kalmanın bedelini ödeyeceksin’ diyen bir François Ozon ile karşı karşıyayız.
Ağlamazsak ya da öfkelenmezsek suçlu, paylaşırsak reklamcı diye linç edildiğimiz bugünün dünyasında birbirimizi linç objesi yapmak yerine, bir türlü son bulmayan sömürgeci dünya için absürdün adeta bir haber bülteni olduğunu anlıyoruz.
Romanda içerden izlediğiniz anlamsızlığın boşluğunu, sinemada dışardan izleyeceksiniz ve zihninizde deli sorularla çıkacaksınız sinemadan.
İzleyin ve kendi linçinizi kendiniz yapın!