
ECE ÇAVUŞLU
ececavuslu@gmail.com
@Ececavuslu
Kafes kitabıyla ünlenmiş Josh Malerman, gerilim edebiyatına yaptığı katkılara küçük bir ara verip ‘Teftiş’te daha önce denenmemiş bir şey yapıyor ve ortaya insanın en merak ettiği sorulardan birini atıyor: Herkes üstün zekâlı olabilir mi?

Geçen yüzyılın savaşlarla parçalanmış ortamında, insanlar üzerinde yapılan psikolojik ve sosyolojik deneylerin hız kazanmasıyla edebiyatta da bunun yansımalarını daha sık görmeye başladık. H.G. Wells ve Bulgakov gibi önemli yazarların etkilerinin yanı sıra Stanford Hapishane Deneyi’nden günümüzdeki sosyal deneylere kadar her bir yapılan gözlem, aslında insanın özüne inmeye çalışarak onu en derin korkularıyla yüzleşme zorlamayı hedefliyordu.
Bunun için kimi zaman bir ada, kimi zaman ise toplu konutlar gibi yalıtıcı ortamlar seçiliyordu. Gözlerden uzakta olmayı, bilinmezliği ve bu bilinmezliğin getirdiği çaresizliği yakalama konusunda uzman olan Malerman ise geniş bir ormanlık arazide gizlenmiş bir kuleyi seçerek kendisine distopik bir mikro evren kuruyor. Bu sefer insan, kendi bedeni ile aklının çatışmasıyla savaşıyor.
Çevrelerindeki insanların yetersizliğinden bıkmış Richard ve Marilyn, hayatlarının deneyini yapmaya karar veriyorlar. Kız ve erkek çocuklarını karşı cinsin varlığının dahi bilinmeyeceği, izole bir ortamda yetiştirerek dikkatlerinin dağılmamasını ve gerekli yönlendirmelerle zekâlarının en üst noktasına ulaşmasını hedefliyorlar.
On iki yaşındaki oğlanlardan oluşan Alfabe Oğlanları, B.A.B.A. diye hitap ettikleri Richard’ın gözetimindeyken, aynı yaştaki kız çocuklarından oluşan grup ise A.N.N.E.’nin insafında kendini bulmaya çalışıyor. Her sabah yapılan teftişte vücutları kadar ruhları da inceleniyor ve çürümüşlüğün emareleri aranıyor.
Deney aslında beklenen sona adım adım ilerlerken, okuyucuların aklında binlerce soru işareti oluşması kaçınılmaz oluyor.
İnsanlığın aslında varoluşunun başından beri nesilden nesle aktardığı kolektif bir bilince sahip olduğu bilim dünyasında sıklıkla dile getirilir. Ayrıca bebeklerin anne karnındayken dahi dışarıdan gelen uyarıcılara açık oldukları, stresten etkilenebildikleri ve doğumun ardından daha önceden duydukları seslere karşı daha sıcak tepkiler verdikleri de yapılan deneylerle kanıtlanmıştır.
Malerman’ın kurduğu dünyada ise deneklerin ailelerinden bebekken alındıklarını ve ormandaki ağaçlardan geldiklerine dair bir inançları olduğunu biliyoruz. Fakat Alfabe Oğlanları’ndan Q’nun din benzeri söylemleri olması, Burt’un raporunda da geçen soruyu akıllara getiriyor: “Modern bir delikanlı, asırlar önce mağara adamlarının yaptığı gibi Tanrı’yı icat edebilir mi?”
Keza benzer bir ikilem Harf Kızları’nın en cüretkârı olan K’nin dil yaratımında da ortaya çıkıyor. Bu modern ve yoz dilden uzakta büyürken elindeki tek dil malzemesi onlar için özel yazılmış olan kitaplar olan bir insan, bizim etkileşimli dünyamızda sıradan olan “Bana bunlarla gelme. Hangisi işine gelirse. N’aber?” gibi kalıpları, nasıl böylesine rahatlıkla üretebilir? Bu acaba kendi kulesinin Dickens’ı ya da Shakespeare’i olduğunu mu gösterir? Peki ya bu durum daha deneye katılmadan önce bilinçaltına yerleşmiş seslerin benzer kelimeler izleğinde kendini göstermesi olabilir mi?
Bu sorulara bir mim koyulsa da deney yine soluk soluğa devam ediyor.
Deneyin dayandığı nokta, karşı cinslerin karşılaşmamaları hâlinde cinselliğin getirdiği olumsuz etkilerden uzak bir şekilde büyüyen insanların dehalarının en üst seviyesine ulaşabilecek olmaları olsa da, Malerman’ın bazı temel gerçekleri es geçtiği daha ilk bakışta fark edilebiliyor.
Rastgele seçilmiş 52 çocuk arasında bir tane bile LGBTQ birey olmaması çok da akla yatkın gelmiyor. Kendi cinsiyetlerinde bir farklılık ya da hemcinslerinden birine anlamlandıramadığı bir yakınlık hisseden tek bir kişi bile yok. Yine de aseksüellik daha baskın olduğu için bu durum da okuyucunun aklını kurcaladıktan sonra cevaplanmayan soru işaretlerinin arasında yerini alarak arka plana çekiliyor.
Bu heteroseksüel evrende, kadının sadece edebi bir yansımasının geçmesiyle bile yükselmeye başlayan cinsel gerilim aslında kitabın en can alıcı noktası. Aslında bu, hayata dair bakış açılarının tamamen kitaplar üzerinden geliştiği düşünüldüğünde çok da şaşırtıcı değil. Kıvılcımın ateşlendiği anda oğlan çocuklarının içlerinde biriken enerjinin patlamalarını izlemek fazlasıyla tatmin edici.
Tüm bunlar ışığında, ‘Teftiş’ distopik bir genç yetişkin romanından çok daha fazlası olduğunu kanıtlayarak Malerman’ı çağının en şaşırtıcı yazarları arasına taşıyor. İlk kitabını çıkarmasından itibaren Türkiye’de kendisine ciddi bir hayran kitlesi edinmesindeki en önemli etki ise hem karakterlerin hem de anlatıcının akıcı dilini yazarın kendisi kadar iyi yakalamayı başaran Aslı Dağlı’nın büyük başarısında gizli. Bu ikilinin tekrar okuyucu karşısına çıkacakları anı sabırsızlıkla bekliyoruz.