ARDA EKŞİGİL
Beklenmeyen, beklenmemesi gereken, beklenmemekle beraber beklenen karar çıktı.
Anayasa, hak, hukuk gibi fakiri olduğumuz meselelere girmeyeceğim. Güneş bu sabah tutulmadı. Boşluğa “Haksızlık var” diye bağırmanın, cebimde buharlaşan paranın pula dönüşmesine hayıflanmanın, dizlerimi dövüp ağlamanın –an itibariyle– manası yok.
Zehirli cümlelere, “Bu adam ne yapar eder…”le başlayan analiz kalkışmalarına kulaklarımı tıkıyorum. Ne yapar eder, kazanamaz.
Her gün keskinleşerek artan, üstümüze sinen, hissedilmemesi ve artık kanıksanması mümkün olmayan pis kokuyla yüzleşeceğiz.
Kuşkusuz hırçınlaşacak. Geri çekilen mağlup ordular gibi köprüleri uçurup ekili araziyi yakacak. Edep, ahlak ve mantık sınırlarını (daha da) aşıp aşındıracak. Bırakalım son bir kere sahne alsın. Birkaç kalem daha kırsın, ağzımızı tıkasın, itip kaksın. Gözden düşen başrolün huysuzluğuna biraz daha göz yummalı.
Ruşen Çakır’ın tabiriyle “Be cool.” Bu seçim, kaybedilse de kazanılmıştır. Varsın Saraçhane’deki binaya bayrak çeksin, boy boy posterlerini yapıştırıp üç gün daha kendi suretine baksın. Etrafını surlar, surları da itaatkar davadaşlarıyla çevirmiş kral, karşımızda çırılçıplak duruyor.
Boydan boya süzün, dökülen makyajın altındaki yüze keyifle, hiç gülmediğiniz kadar gülün. Kahkahalar içimizde birikti. Sendeleyen, ne insan içine ne gün ışığına çıkabilen metruk gölgesinden çekinmeden gülün.
Evinize kurun şezlongu, tatile çıkmayın. Suyu çıkmış payitahtın ellerinden nasıl kayıp gittiğini kendi ajansından dinleyin. Özene bezene süslediği tahtından kaykıla kaykıla düşmesini izleyin. Veri akışı durabilir ama zaman durmayacak. O at, sırtında kimseyi Üsküdar’a taşımayacak.
Yarışa sizden önce başladı, hakemleri atadı, kuralları esnetti, önünüze engeller dizip kestirmeden gitti, ama ipi siz göğüslediniz. Eğip büktüğü kuralları da beğenmedi, “Yarış şaibeli” diye başlangıç çizgisine koştu, ısınmaya başladı. Hakemler toplandı, konuyu enine boyuna inceleyip tartışır gibi yaptı ve boyun eğen düdüğü çaldı. Neyse ki tribünler de oradaydı ve ilk kez, baktığınız yerde aynı şeyi gördünüz. Çünkü tribünler mızıkçılığı, oyalanmayı, kendini yere atanı sevmez. Taraftarın arkanızdan üflediği rüzgarın tadını çıkarın.
İçinizi çürüten o koyu kötümserliğe, yılgınlığa, umutsuzluğa yer yok. Kapılarınız gece yarılarına kadar yumruklansa da, camlarınız taşlanıp tuzla buz olsa da, sokağa taşmayın. Hayallerini süsleyen boykotlara katılıp ekmeğine sürdüğü yağ olmayın. Kaptanın huyu suyu belli; hiddetlenecek, hız yapacak, midenizi kaldıracak, yolculara sataşacak, yandaki arabaya sövecek. Siz çamura batıp çıkan, girdiği çamura tekrar tekrar bulanan şöforun elinden direksiyonu yavaşça alın. Artık eski muavinleri bile “Bir arpa yolu boy almamışız” diye fısıldaşıyor.
Kuşkusuz, armut pişip ağzımıza düşmeyecek. Fakat dişimizi sıkar, eski hasımlarımızı dışlamadan, hayali kırmızı çizgiler çizmeden, nefesimizi nafile şikayetlere harcamadan, öfleyip püflemeden şu dikenli yokuşu çıkabilirsek, cılız bir doluyla gelişi ertelenen baharın sonu kendiliğinden yaza çıkacak. Yolumuza dikilecek haksızlıkların, peş peşe dizilecek kuyruklu yalanların, saçılacak cam parçalarının üzerinden çıplak ayakla bile yürürüz.
Erdoğan’ın eski gümbürtülü yıllarında kendi ruhunu yaşartmak için sıkça haykırdığı Sezai Karakoç dizeleri artık bize göz kırpıyor.
Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır