Reklamın iyisi kötüsü olmaz denir, ama emekçilere dönük siyaset öyle bir piyasa değildir. Hamaset olsun diye söylemiyorum bunu… Sınıf siyaseti, emekçileri seyre, alkışa davetle olmaz. Hatta sadece bir buluşmaya çağırmakla da kalamaz. Sınıf siyaseti, emekçileri özne kılma güdüsüyle ayırt edilir.
Kritik nokta şu ki; işçi sınıfı ya öznedir, ya da sınıf niteliğini yitirmiş bir kalabalık. Yüzeyi “tarayan” bir popülizm ile sınıf siyaseti farklı düzlemlerdir. Popülizm emekçileri özne olmaya çağırmak yerine, “orta sınıf” denilen katmanları heyecanlandırır.
Türkiye’de birden fazla kere test edilmiştir ki, bu heyecan dalgası gelip geçici olmakta, geriye çekildiğinde bir şey bırakmamaktadır. Kalıcı olan, örgütlenmedir.
Ancak kolaycı, kısa devre bir yol sınıf mücadelesinde işlemez. Bizim konumuzda da, sendikal çöküşün alan boşaltarak, otomatik bir biçimde sınıf örgütlenmesine imkân sunmasını kimse beklememelidir. Çünkü aslında çöküş değil, değişim söz konusudur.
İlk sahne aldığında “çağdaş” sıfatı yakıştırılan günümüz ana akım sendikacılığı ise kitlesiz, ama kurumsaldır. Başkentlerde şatafatlı binalar, hükümet ve sermaye temsilcileriyle, daha iyisi uluslararası paydaşlarla oturulan masalar sendikacılara asıl karakterlerini kazandırmaktadır!
Yine de bilmeliyiz ki, çare 1976 ve 2010-2012 nostaljisinden veya diğer yıllara yayılan ağır bedellerin “romantize” edilmesinden geçmez.