SEVGİ UÇAN ÇUBUKÇU*
Modern ulus-devletler için kamusal eğitim, eşitlik vaadinin en temel kurumlarından biriydi. Yurttaşın yaşamın yalnızca ailesinden devraldığı toplumsal konumla belirlenmemesi için, eğitimin standartlaştırılması ve yaygınlaştırılması en önemli mekanizmaların başında geliyordu. Buna göre bireylerin yetenek ve emekleriyle eğitim yoluyla daha iyi yaşam koşullarına ulaşabileceği varsayıldı. Bu varsayımın merkezinde fırsat eşitliği ve liyakat ilkeleri bulunuyordu. Böylece okul ve üniversite, yalnızca bilgi ve beceri kazandıran kurumlar değil, toplumsal hareketliliğin ve modern devletin eşitlik vaadinin de taşıyıcısı hâline geldi.
Elbette eğitim imkanlarının yaygınlaşması, toplumsal eşitsizliklerin kendiliğinden ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Hatta literatürde de tartışıldığı gibi, eğitim kurumları aileden devralınan ekonomik ve kültürel olanakların sonraki kuşaklara aktarılması yoluyla eşitsizliklerin yeniden üretilmesine katkıda bulunabiliyor. Bugünlerde Fransa, Belçika, İtalya, Sırbistan, Arnavutluk gibi Avrupa ülkelerindeki öğrenci protestolarını anlamak için bu nokta önemli.

Mesele ‘geleceksizlik’
Eğitim sistemi bazıları için gerçekten daha iyi yaşam olanakları yaratmayı sürdürse de bu olanakların yurttaşların toplumsal kökenine, ekonomik kaynaklara erişimine ve eğitim kurumlarının niteliğine göre farklılaşması, eğitimin eşitlik işlevinin ne ölçüde gerçekleştiği sorusunu önümüze koyuyor. Buna rağmen öğrenci protestolarını, gençlerin eğitimden vazgeçmesi veya eğitimin artık hiçbir işe yaramadığı düşüncesiyle açıklamak mümkün değil. Asıl mesele, eğitimden beklentilerin hangi koşullarda kültürel, toplumsal ve ekonomik kazanımlara dönüşebildiği. Eğitimin toplumsal mobilizasyon sağlayıcı işlevi, yalnızca eğitim sistemine dâhil olanların sayısıyla değil, eğitim sisteminden kimin hangi imkanlarla yararlanabildiği, bu yolla edindiği bilgi ve becerileri güvenli bir gelecek kurmak için kullanıp kullanamadığıyla, yani ‘geleceksizlik’ meselesiyle ilgili.
Gençler açısından ‘geleceksizlik’, yalnızca gelecekte ne olacağını bilememek anlamına gelmiyor; eğitim alsalar da iş bulamama, ekonomik bağımsızlık kazanamama, barınma sorunlarıyla karşılaşma, ailelerinden bağımsız bir yaşam kuramama ve toplumsal konumlarını iyileştirememe kaygılarıyla iç içe geçiyor. Üstelik bu kaygılar yalnızca bireysel başarısızlık korkusundan kaynaklanmıyor; eğitim yoluyla daha iyi bir yaşam kurulabileceğine ilişkin toplumsal ve siyasal vaadin giderek daha fazla sorgulanmasıyla da çok ilgili.
Geleceksizliğin bir de siyasal boyutu var. Gençlerin kendi yaşam ve geleceğini belirleyen ekonomik ve siyasal kararlar üzerinde ne ölçüde etkili olabildiği sorusu, ekonomik güvencesizlikten ayrı düşünülemez. Geleceksizlik bu anlamda yalnızca maddi imkanların daralması değil, geleceğin hangi koşullarda ve kimlerce belirlendiği üzerinde söz sahibi olabilme imkanlarının da sınırlanmasıyla ilgili. Tam da bu nedenle Avrupa’nın farklı ülkelerinde gelişen öğrenci protestoları, eğitimin eşitlik vaadi ile gençlerin gündelik yaşam deneyimleri arasındaki mesafeyi görünür kılıyor.
Farklı nedenler, ortak noktalar
Fransa, Belçika, İtalya, Sırbistan ve Arnavutluk’taki öğrenci hareketlerini aynı protesto dalgasının örnekleri olarak göremeyiz belki. Bu ülkelerin eğitim sistemi, ekonomik koşulları ve siyasal yapısı birbirinden farklı; protestolarda dile getirilen talepler ve protestoların siyasal sonuçları da aynı değil. Bununla birlikte hareketlerin ortaklaştığı çok önemli noktalar var…
Fransa’da lise öğrencilerinin öğretmen eksikliği, kalabalık sınıflar ve okul koşullarına ilişkin itirazları, eğitim hakkının yalnızca niceliksel erişimle güvenceye alınamayacağını gösteriyor. Nitelikli eğitimden yararlanmak da eşit eğitim hakkının önemli bir parçası.
Belçika’daki protestolar eğitim reformları ve yükseköğretim harçlarındaki artışlar etrafında gelişti. Eğitim maliyetlerinin yükselmesi, ekonomik kaynakları sınırlı öğrencilerin eğitim olanaklarından yararlanmasını güçleştiriyor.
İtalya’daki eylemler, üniversite yaşamının maliyeti ve barınma sorununu eğitim hakkıyla doğrudan ilişkilendiriyor. Protestolar, eğitim hakkının yalnızca üniversiteye kayıt yaptırma hakkı olmadığını, barınma ve yaşam maliyetlerinin de eğitimin sürdürülebilirliğini doğrudan etkilediğini ortaya koyuyor.

Arnavutluk’ta, daha çok Tiran’da yoğunlaşan öğrenci protestolarında yükseköğretim maliyetleri, üniversitelerin koşulları ve mezuniyet sonrası iş olanaklarına ilişkin talepler, daha geniş yolsuzluk karşıtı ve hükümet karşıtı gösterilerle birleşti. Eğitim maliyetleri, işsizlik kaygısı ve kamusal kaynakların dağılımına ilişkin itirazların yolsuzluk ve siyasal sorumluluk tartışmalarıyla birleşmesi, eğitim politikalarının ötesine geçen bir siyasal meşruiyet sorununu gündeme getirme potansiyeli taşıyor.

Sırbistan’daki öğrenci hareketi ise farklı bir siyasal bağlamda gelişti. Kasım 2024’te bir tren istasyonunun çökmesi sonucundaki can kayıplarının ardından büyüyen protestolarda öğrenciler, sorumluların hesap vermesini ve kamusal karar alma süreçlerinde şeffaflığın sağlanmasını talep etti. Bu hareketi Fransa’daki öğretmen eksikliği veya Belçika’daki harç artışlarıyla aynı nedene bağlayamayız elbette; zira mesele doğrudan devlet kurumlarının hesap verebilirliğiyle ilgili. Bu anlamda Sırbistan örneği, öğrenci hareketlerinin yalnızca eğitim kurumlarına yönelik taleplerle sınırlı kalmayabileceğini, hesap verebilirlik ve demokratik karar alma meselelerine uzanabileceğini gösteriyor.
Sonuç olarak farklı ülkelerdeki öğrenci protestolarının temel ortaklığı, gençlerin kamusal kararları, kaynak dağılımını ve devletin yurttaşlarına karşı sorumluluklarını eğitim meselesi üzerinden sorgulaması ve geleceklerini inşa edebilmek adına devletin kamusal yükümlülüklerini yerine getirmesini talep etmesi. Farklı tarihlerde ve siyasal bağlamlarda ortaya çıkan bu protestolar bizi ortak bir siyasal soruya götürüyor: Yurttaşlar, yaşamlarını etkileyen toplumsal ve siyasal düzenin işleyişi üzerinde ne ölçüde etkili olabiliyor?
Nasıl okumalı?
Ekonomik sıkıntılar, eğitimde eşitsizlik ve kamusal hizmetlerin yetersizliği gibi olgular, kendiliğinden kolektif siyasal taleplere dönüşmüyor maalesef. Geleceksizlik de her zaman ortak bir siyasal itiraz yaratmıyor. Aksine bireysel kurtuluş arayışlarını, göç etme isteğini, umutsuzluğu veya siyasal geri çekilmeyi beraberinde getirebiliyor.
Benzer sorunları yaşayan toplumsal grupların ya da yurttaşların bu sorunları yalnızca kendi yaşamlarıyla ilgili değil, toplumsal bir adaletsizlik olarak tanımlaması bu nedenle önemli. Ancak bunun da ötesinde, deneyimlerin ortak taleplere dönüştürülmesi, örgütlenme olanaklarının geliştirilmesi ve birlikte hareket edebilme kapasitesinin oluşması gerekir. Toplumsal hareketlere ilişkin literatür, hoşnutsuzluğun ya da mutsuzluğun yanı sıra taleplerin ortaklaştırılması ve örgütlenmenin önemine vurgu yapar. Bu açıdan protestoları yalnızca öfkeyle değil, bu öfkenin nasıl ortaklaştırıldığı ve kolektif eyleme dönüştürüldüğü üzerinden anlamaya çalışmamız daha açıklayıcı olacaktır.
Nitekim farklı ülkelerdeki öğrenci hareketleri, ortak talepleri ve kolektif eylemin farklı biçimlerini ortaya koyuyor. Bu farklılıklar, öğrenci hareketlerinin siyasal önemini, sadece protestoları başlatan sorunlarda değil, bu sorunların nasıl tanımlandığında, ortaklaştırıldığında ve kamusal alana taşındığında da aramamız gerektiğini gösteriyor.
Bununla birlikte bireysel deneyimlerin toplumsal bir adaletsizlik olarak tanımlanmasıyla ortak talepler geliştirilmesi ve birlikte hareket edilmesi, kolektif politik özne inşasının koşullarını oluşturur. Bu anlamda öğrenci hareketlerini, sadece mevcut siyasal iktidarlara itiraz etmenin ötesinde, güvencesizlik ve geleceksizlik karşısında kendilerini kamusal alanda söz söyleme ve kararları etkileme hakkına sahip politik özneler olarak ortaya koyabildikleri süreçler olarak da okuyabiliriz.
Öğrenci protestolarının asıl önemi, gençlerin geleceksizliği bireysel bir sorun olmaktan çıkararak ortak bir siyasal mücadele konusu haline getirmesinde yatıyor. Eşitlik ve adalet vaatlerine dayalı toplum sözleşmesi ile gerçek yaşam arasındaki mesafenin açılması, eğitim olanaklarının ve kamusal kaynakların nasıl dağıtıldığını, siyasal kararların nasıl alındığını ve kurumların ne ölçüde sorumluluk üstlendiğini sorgulamayı beraberinde getiriyor. Her protesto kalıcı örgütlenmeye veya kurumsal değişime dönüşmese de bu hareketler, gençlerin kendilerini ortak yaşamın koşullarını belirleme hakkına sahip yurttaşlar olarak ortaya koymasını sağlıyor. Bu yüzden öğrenci hareketlerinin demokratik potansiyeli, geleceksizliğin kaçınılmaz bir kader olmadığını ve geleceğin bireysel çabadan öte, eşitlik, adalet ve demokratik katılım temelinde birlikte kurulabileceğini göstermelerinde yatıyor.
Nasıl bir karşılık bulduğunu da izlememiz gerekir
Bu protestoların politik sonuçları, bugünden yarına, somut kazanımlar olarak ortaya çıkmayabilir. Ancak toplumsal hareketlerin etkisi, sadece kısa vadeli kazanımlarla, siyasal iktidar değişimleriyle değerlendirilemez. Bugünün protestoları, eşit eğitim hakkı üzerinden eşitlik ve adalet taleplerini somutlaştırarak genç kuşakların siyasetle kurduğu ilişkiyi zaman içinde dönüştürebilir; gelecekteki siyasal tartışmalara, örgütlenme biçimlerine ve toplumsal muhalefetin birikimine katkıda bulunabilir.
Dolayısıyla bu protestoların siyasal etkilerini yalnızca bugünün sonuçlarına bakarak değerlendirmek yerine, ortaya koyduğu tartışmaların, deneyimlerin ve kurduğu dayanışma ilişkilerinin zaman içinde nasıl bir karşılık bulduğunu da izlememiz gerekir.
*Doç. Dr., siyaset bilimi ve kadın çalışmaları