Sellerde 'kentsel dere sendromu' etkisi

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı eski müsteşarı Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dere yataklarının betonlaştırılmasının sağanak yağışlarda taşkınlara yol açtığını söyledi. Bunun ‘kentsel dere sendromu‘ olduğunu belirten Öztürk, betonlaştırmanın geçirimsiz yüzeyler artırdığını ve yağmur suyunun toprakla buluşmasının engellediğini vurguladı.

Fotoğraf: AA

İstanbul, Sakarya başta olmak üzere Marmara ve bazı Karadeniz illerinde etkili olan şiddetli yağmur; taşkınlara ve beraberinde ölümlere sebep oldu.

İklim krizinin etkisi elbette var. Ancak bu yaşanan durumu açıklamaya yetmiyor. Çarpık, plansız ve ranta dayalı kentleşme, altyapı planlamasındaki sorunlar da afetlere zemin hazırlıyor.

Geçirimsiz yüzeyler suyun toprağa erişimini kesiyor

Kentlerde geçirimsiz yüzeylerin (beton, asfalt, binalar, yollar, meydanlar ve kaldırımlar) artması, yağmur suyunun toprağa sızmasını engelliyor. Bu nedenle yağış, doğal geçirgen alanlara kıyasla kentlerde daha hızlı yüzey akışına dönüşebiliyor. Yağmur suyunun akacağı doğal kanalların daraltılması veya kapatılması da suyun taşmasına ve çevrede hasara yol açabiliyor.

Dere sistemleri ve havzaları, fiziksel çevrenin ve su döngüsünün düzenlenmesi için önemli. Ancak dere yataklarının ucuz arsa olarak görülmesi ve bu alanlardaki yapılaşma baskısı, doğal alanların kontrolsüz biçimde değişmesine yol açtı.

Dere ıslahı koruyor mu, felakete mi yol açıyor?

İstanbul derelerinin yüzde 85’inin doğal niteliğini kaybettiğini belirten Öztürk, ‘ıslah’ projelerini de eleştirdi. Islah edilirken akarsuyun toprakla, bitki örtüsüyle ve doğal ekosistemiyle olan bağlantısının kesiliyor. Yeraltı suyu beslemesi duruyor. Çünkü beton tabanlar nedeniyle su toprağa süzülemiyor.

Beton kanalların, nehirleri dar yollara zorlayarak su hızını kontrol etmek yerine artırdığını anlatan Öztürk, “Sağanak yağışlarda, bu hızlı hareket eden suyun yayılacak yeri kalmaz. Bu da ciddi kentsel sellere, altyapı hasarına ve maliyetli acil müdahaleye yol açar. İronik bir şekilde, şehirleri korumak için tasarlanan çözüm, çoğu zaman felaketleri daha da kötüleştirir” dedi.

Etrafı ‘restore’ edilirse taşkınları önler

Öztürk derelerle yeşil koridorlar oluşturulmasını öneriyor. Doğal dereler ve nehirler farklı çalışıyor. Nehir kıyıları betonlaştırılmak yerine bitki örtüsü, kayalar, sulak alanlar ve taşkın ovalarıyla restore edildiğindeyse su doğal olarak yavaşlıyor. Öztürk şöyle konuştu:

“Bu, sel zirvelerini azaltır, yeraltı suyunu besler ve kirleticileri içme suyu kaynaklarına ulaşmadan önce filtreler. Çalışmalar, doğaya dayalı sel yönetiminin, beton altyapıdan daha az maliyetliyken sel riskini yüzde 40’a kadar azaltabileceğini gösteriyor. Ancak hem dere yatağı hem de çevresinin betonlaştırılması bunlara olanak vermiyor.”

Diplerine kadar yapılaşma izni var

Bir diğer sorun dere yataklarının yapılaşması. İstanbul derelerinin iki yanındaki 100 metre yapılaşma yasağı 1988’de kaldırılarak imara açıldı. 1990 ve 1994’te alınan kararlarla bu iptal edilse de 2013’te 100 metrelik yapılaşma yasağı 10 metreye düşürüldü. Bugün dere yataklarında lüks konut projeleri dahi yükseliyor.

Yağmur bahçeleri oluşturulabilir

Taşkın riskini azaltmak için önerilen önlemlerden biri, binaların çatılarından akan yağmur suyunun toplanarak yeniden kullanılması. Öztürk bu amaçla yağmur suyu hasadı sistemlerinin yaygınlaştırılması ve vatandaşların bu sistemleri kurması için teşvik edilmesi gerektiğini söyledi.

Toplanan yağmur suyu, uygun sistemlerle depolanarak bahçe ve parkların sulanmasında kullanılabilir. Kullanılmayan suyun yeraltına aktarılması da uygun teknik koşullar sağlandığında değerlendirilebilecek seçenekler arasında yer alıyor.

Öztürk’in bir diğer önerisi, yağmur suyunun biriktiği alanlarda yağmur bahçeleri oluşturulması. Yol kenarlarında, park ve bahçelerde yapılabilecek bu alanlar, yüzeyden gelen suyun tutulmasına ve toprağa sızmasına yardımcı olabiliyor. Böylece yağmur suyunun doğrudan yollara ve kanalizasyon sistemlerine yönelmesi azaltılabiliyor.

Taşıyıcı sistemler selden sonra değerlendirilmeli

Öztürk yollarda biriken suyun, kenarlardaki yeşil alanlara yönlendirilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi. Bunun için yol kenarlarıyla yeşil alanlar arasında su geçişini sağlayacak düzenlemeler yapılması gerekiyor.

Taşkın riski altındaki alanlarda yapıların güvenliği de ayrıca değerlendirilmeli. Öztürk su birikintilerinin uzun süre kaldığı bölgelerdeki binaların, alışveriş merkezlerinin, köprülerin ve diğer yapıların taşıyıcı sistemlerinin incelenmesi gerektiğini vurguladı. Kolon ve kirişler ile istinat duvarlarının durumu, nemin ve suya maruz kalmanın oluşturabileceği etkiler açısından uzmanlarca değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

‘Sünger’ yüzeylere ihtiyacımız var

Kentsel Isı Adası Etkisi İnisiyatifi’nden Remzi Çelik, doğanın kendi kuralları dikkate alınarak kentin böyle krizlere daha dirençli hale getirilmesi gerektiğini söyledi.

Kentlerin daha fazla toprağa, ağaca ve yağmur suyunu sünger gibi geçirecek yüzeylere ihtiyacı olduğunu belirten Çelik, ‘kentsel ısı adaları‘nın sıcaklar gibi yağışlara da etkisi olduğunu hatırlattı.

Kentin üzerinden sıcak olarak yükselen su buharının yukarıda daha soğuk bir yüzeyle karşılaştığında inen suyun (yağmur) miktarını arttırdığını anlatan Çelik şöyle devam etti: “Bu mevsimsel olarak kuzeyden gelen yağışlı havanın kapasitesini daha da arttırır.

İstanbul’un ‘sünger kent’ olma şansı oldukça uzak bir konu gibi gözükse de; tıpkı afet yönetimdeki gibi mahalleden ölçeğinden başlayarak çözümlere gidilmeli.

Kentlerin afetlere karşı direncini arttırmak için yerel ve merkezi yönetimin samimi bir irade göstermesi gerekir.

Rasyonel yönetimlerin olduğu ülkelerde her afetten sonra paradigma değişir yönetmelikler gerekirse değişir yeni bütçeler yaratılır zarar azaltma yoluna gidilir. Burada halkın bilinçlendirilmesi ve ısrarlı talebi, takibi de önemli.”

İBB: Su baskını alanları ve dere yataklarında tehlike sürüyor