Babalığın öğrenilmesi ve mülkiyetle eş zamanlı olarak kadın, adım adım denetim altına alınır. Kadın bedeni; rahatsızlık uyandıran, kirli, pis, yanına yaklaşılmaması gereken murdar bir varlık olarak sunulur. Özellikle Yahudilik ve İslam’da kadın biyolojisinin en temel özelliklerinden biri olan âdet kanı, pis görülerek dışlanır. Katolik Kilisesi kadın bedenini çoğu zaman günahkâr, arzulu, dizginlenmesi gereken bir unsur olarak yorumlar.
Kadın, kocasına varisler doğuracak ve yaşadığı toplumun demografisine katkıda bulunacak bir “kuluçka makinesi”ne indirgenir. Kadının kendi bedeni üzerindeki tasarrufu elinden alınarak grotesk görülen bu beden, sürekli nüfus politikalarının bir aracı hâline getirilir.
Devletin ideolojik aygıtları kanalıyla “kültürel bir annelik” kavramı yaratılarak kadında kutsanabilecek tek şey “annelik” olarak yüceltilir.
Anneliğin, kadının doğasının ve kadınlığının ayrılmaz bir parçası; içgüdüsel bir duygu, kadına bahşedilmiş en değerli, ayrıcalıklı görev olduğuna ilişkin politik söylemler aracılığıyla annelik sadece bir durum değil, aynı zamanda bir kimlik ve görev olarak tanımlanır.
Annelik artık özel alana ait bir tanımlama değil, politik ve toplumsal bir meseledir. Özellikle geleneksel yapılarda “kadın = anne” formülü içselleştirilir. Annelik, kadınlığın “en yüce” hâli olarak sunulur. Dolayısıyla tüm toplum tarafından içselleştirilen bir “annelik miti” yaratılır.
Oysa kadının doğurganlığı onun anne olmasını gerekli kılmaz; başka bir deyişle, kadının biyolojisi anneliği mümkün kılar ama zorunlu kılmaz!