Terk edilmiş arkadaşımız yaşadığı aşk acısına rağmen “unutmak” veya “karşı tarafı suçlamak” önerilerini reddediyor, bunları “rasyonalize etme” olarak nitelendiriyor. Acı çekmenin, rahatsız olmanın, üzülmenin bir “sorun” gibi algılandığı çağımızda tedavi girişimlerini böyle adlandırması ürkütücü bir şekilde doğru.
Eskiden bir çocuğun üzülmesinin, depresyona girmesinin pek haber değeri yoktu. Belki de bu nedenle o kadar da üzülmez, depresyona girmez, travmatik olaylar yaşasak da bundan bir travma hikâyesi çıkarmazdık. Nesiller geçtikçe “aman çocuk üzülmesin” cümlesi bir bilim dalı haline geldi. Ebeveynler çocuklarını neyin üzdüğünü bulmaya çalışan hafiyelere dönüştüler. Her üzüntü, her acı, her kaygı derhal yok edilmeli ve bir an önce tekrar gülmeye, dans etmeye başlamalıydık. Üzüntü kaynaklarımızı hor görmek serbestti, kendimizi haklı çıkaracak şekilde durumu hemen “rasyonalize etmeli” ve tarihi böyle yazıp yolumuza devam etmeliydik.
Bir kişi mahkûm edildiğinde, içimizden habis bir ses yükselir ve bu durumu “rasyonalize etmeye” çalışır. “Kendi arandı, ateş olmayan yerde duman tütmez, neden seni beni değil de onu aldılar?” Bu tip sözlerin parasetemol etkisi olur, harareti keser, ateşi düşürür. “Rahatı arama”nın yer çekimi kadar doğal sayıldığı bir çağda, anlaşılmaz bir durumu “rasyonalize etmek” de hak sayılır. Adaleti arayan bir teraziyle değil, keyfine düşkün bir popoyla düşünmeye başlar, böylece insan soyunun en soysuz haline evriliriz: Haklının değil, güçlünün yanında olan.