Bugün katılım, talep, özgürlük, bireysellik, azınlık hakkı, farklılık gibi kavramlar ve onların işaret ettiği değer sistemleriyle çoğunluk, çoğunluğun değer sistemi adına kavgaya tutuşan, bunu toplumsal meşruiyet ile siyasi hegemonyayı iç içe sokarak yapan bakış açısının sıkıntısını soluyoruz.
Özgürlüğün sınırlı alan bulduğu, eleştirinin istenmediği ve risk taşıdığı, taleplerin rahatça dile getirilemediği, denetim fikrinin revaçta olmadığı, muhalif tavrın bir bedele dönüştüğü, itaatin ise bir değer ilan edildiği bir toplumsal düzenin demokrasiyle ilişkisi ne kadar olabilir?
O düzen tarihsel kimi eşitsizlikleri gidermiş, kimi adaletsizlikleri ortadan kaldırmış, sosyolojik bir imkan eşitlenmesinin önünü açmış olsa da, bu sorunun önemi ve değeri değişmez.
Demokrasi, insanların eşitlik peşinden koşmasından, ‘adam yerine konmak arayışı’ndan ve bunun meşruiyetinden ibaret değildir, aynı zamanda eşitliği ve adam yerine konmayı sağlayan ve düzenleyen kuralların güvence altında olduğu bir düzendir.
Bu düzenin can damarı ise özgürlük ve özgür düşüncedir.
Demokrasinin bir anlamı da burada gizlidir.
Demokratlık kimliğe göre, esasa göre şekil değiştirmez.
Bizde bu böyle olmasa da…