
ŞULE TÜRKER
suleturker34@gmail.com
@suleturker34
Kadın hareketiyle kıyısından köşesinden bile ilişkisi olmuş herkesin yakından tanıdığı bir isim Halime Güner. Kadın hakları eylemcisi, aktivist, feminist… Yurt dışında ise Türkiye’den daha fazla biliniyor. Hem kendisi hem de kurucusu olduğu Uçan Süpürge…
Bir taraftan Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararına karşı Danıştay’da açılan davanın duruşmalarını yakından takip ederken diğer taraftan Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin 25’incisini gerçekleştirdiler geçen hafta.
“Sanat, şimdiki iktidarın en korktuğu şey” diyor Güner: “Zaten adaletsizliğin iklimini yaşıyoruz. Buna bir de korkunun iklimi eklendi ki o hepsinden kötü. Her baskı kendi isyanını yaratır. Bu baskının yarattığı isyan kadın örgütlenmesini çok büyüttü. ‘Sürtük’ diyerek AKP’li kadınlarla da buluşturdular bizi, farkında değiller. Sayımız çoğalıyor, giderek artıyoruz.“
Halime Güner’le 25 yılın özetini konuşurken İstanbul Sözleşmesi’ne de değindik, yasaklanan sanat faaliyetlere de. Siyaset de eksik kalmadı tabii…
Buyursunlar…
Babamın anneme uyguladığı şiddet bende iz bıraktı

Feminist kişiliğiniz nasıl şekillendi, hangi olaylar buna vesile oldu?
Uzun soluklu, yaşamını buna adamış kadınların hikayelerine benzer bir şey söyleyeceğim. Bize dokunan bir şey varsa, onu değiştirmek için çaban varsa, o senin mayan oluyor ve hayat boyu böyle devam ediyorsun.
Babamın anneme uyguladığı şiddet bende iz bıraktı. Daha küçük yaştan itibaren yaşanan haksızlıklara, kadın erkek eşitsizliğine karşı itirazımı çok içimde tutmuşum. Ailede yaşananların üzerine bir de parasız yatılı okuduğum İstanbul Kız Lisesi’nde paralı ve parasız yatılılar arasındaki sınıfsal farklılıklar eklenince, politik bir yan oluştu bende. Bu süreçte kadın haklarını savunan bir yerde mücadele etmek istedim ve bir dernek aradım.
Kaç yaşındaydınız?
20’li yaşlar… İlerici Kadınlar Derneği’nin İzmir şubesinin kuruluşundan haberdar oldum. İlk İstanbul’da kurulmuştu, şubesi İzmir’de açılacaktı. BM’de o sene -1975- ‘Dünyada Kadın Onyılı’nı ilan etti. Konudan baştan itibaren haberdar olduğum için derneğe kabul edildim. İlk heyecanımız, ilk farkındalığımız, örgütlenmedeki ilk disiplin… İki kez yönetim kurulu değişti, ben her iki yönetim kurulunda da olan tek kadındım.
Oğlumun sünnet altınlarını sattım

İzmir’den Ankara’ya ne zaman ve niçin geldiniz?
Eş durumundan; Ömer, Barış Derneği’nden içeri girdi, Türkiye Elektrik Kurumu’nda devlet memuruydu, ama bu gelişmeden sonra orada bir geleceği kalmamıştı. “Benim özel sektöre girmem lazım” dedi. Yurt dışından dahi teklifler gelmişti ama İzmir’de olan iş olsun istedi. Fakat işe girdiği holding bir ay sonra Atakule’nin elektrik işini aldı, biz de 1985’te Ankara’ya taşındık. Ben İzmir’de SSK’da çalışıyordum. Ankara’ya gelince Sıhhiye’deki yerde çalışmaya başladım, Kemal Kılıçdaroğlu benim genel müdürümdü.
Ankara’da kadın tartışma grubu ve Kadın Dayanışma Vakfı’nın -ilk bir yıl içerisinde- en aktif çalışanlarından oldum. O arada hayatımın akışını değiştirecek bir olay yaşadım. Bir arkadaşımla Fransa’daki ilk kadın sığınma evini görmek için gittik. Bu ziyaret için oğlum İsmail’in sünnet altınlarını sattım. Görüştüğümüz Fransız kadın şöyle bir şey söyledi; “Ne anlatsanız hep muhalefet diliniz var, bir şeyi değiştirmek istiyorsanız içine gireceksiniz.” Ben de bu düşünceyle Ankara’ya dönüşte yeni kurulmuş Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’ne başvurdum. Geçici kadroyla işe başladım, süreç içinde birçok devlet bakanına danışmanlık yaptım.
Devlet memurluğunuz ne kadar sürdü?
Işılay Saygın’ın bakanlığı döneminde bekaret kontrolü yüzünden intihar eden kadınlara yönelik sözlerine tepkim ‘danışmanın isyanı’ diye manşet olunca, bakan beni mahkemeye verdi. Tam o süreçte Deniz Baykal hükümeti kuruldu, Işılay Saygın’ın yerine Abdülkadir Ateş geldi. Onun ilk icraatlarından biri, davayı geri çekmek oldu. Sonra yeniden Işılay hanım bakan olunca, ben Turizm Bakanlığı’na geçtim. Devlet memurluğumun en rahat dönemiydi ama yapamadım; ailedeki itirazım, yatılı okul, yürüyüşler, eylemler, böyle bir kadındım, orada oturup keyfe keder bir şey yapamadım.
Uçan Süpürge fikri de bu süreçte doğdu. Devlet memurluğum sırasında neredeyse Türkiye’nin her yerini gezdim, bir ildeki kadın başka bir ildeki kadınla keşke haberleşse… oradaki yarım yarım tam olup yüksek sesle bir şeyler çıksa… diye düşünüp bunlara çok kafa yormuştum. Öyle bir örgüt olmalı ki kadınları kadın hareketiyle buluştursun, onları aynı ya da farklı işler yapanlarla bir araya getirsin, genç kuşaklara aktarsın, uluslararası bir iletişim ağı kursun. 26 yıl önceki hayalim buydu.
13 Kasım 1996’da Uçan Süpürge kuruldu. O zaman vakıf kuramazdık çok maliyetliydi, şirket kurmak durumunda kaldık. Hiçbir örgütün yapmadığı şekilde adımızı belirledik; 100’e yakın kadın grubunun olduğu bir akşam yemeğinde oylanarak Uçan Süpürge ismi bulundu. Yıldız Ecevit, Filiz Kardam gibi hareketin içinden gelen, tarihi olan kadınlarla birlikte olduk. Birçok proje hayata geçirildi, kadın buluşmaları gerçekleştirildi, eğitimler verildi… 2009’da dernekleştik.
2015’e kadar her şey iyi gitti. O yıl rahatsızlandım -göğsümde kitleler çıktı- ameliyat oldum, zaten emeklilik zamanımın geldiğini düşünüyordum. İzmir’e döndüm, yaklaşık bir yıl Ankara’ya hiç uğramadım. Bu sırada dernek yönetimine -rant peşinde olan- erkekler de girmiş. Beni en çok üzense Uçan Süpürge’nin kuruluşundan itibaren bize güç veren, destek olan çok değerli isimlerin de aralarında olduğu 40 kişi istifa etmişti. O kadar önemli isimleri, hocaları kızdırıp küstürmüşler.
Yıllar geçse de hala mücadele vermenizi gerektirecek bazı krizler yaşanıyor…
Bu yüzden mi geri döndünüz?
20’nci festival sürecinde Sinema Eleştirmenleri Birliği’nin -jüri gönderdikleri tek kadın filmleri festivaliyiz- jüriyi çekme yönünde eğilimi olduğu haberi geldi. Tekrar geri geldim. 20’nci festival çünkü kıymetli. Yıllardır bildiğim kadın dayanışması burada da tutunduğum dal oldu. Kadın örgütlerini aradım; 20’nci Kadın Filmleri Festivali’ni 20 şehirde yapmak istiyoruz, bunlardan biri olur musunuz diye sordum. Bizimle dayanıştılar, ben de destek buldum. 20 Mayıs’ta şahane bir festival açılışı yaptık, herkese moral oldu. İçeride kıyamet kopuyor ama bunu kimse bilmedi. Bana basın açıklaması yap dediler, başka kadın örgütlerinin moralini bozabiliriz diye istemedim. Beş yıl önce de şartlar da daha uygundu vakıf kurmaya karar verdik.
Uçan Süpürge’nin bütüncül tarihinde, ülkedeki baskının karşısındaki mücadelemizde, bütün kadın örgütleriyle ilişkiler konusunda önemli adımlar attık. Geçtiğimiz yıl Kasım ayında 25’inci yılını kutladığımız Uçan Süpürge, sürekli aktif, yoğun, koşuşturan bir örgüt. Bu ülkede çeyrek asrı tamamladık. Bu açıdan huzurlu ve mutluyum.
Olmaz mı! Mesela 21’inci festivalde Kültür Bakanlığı ‘Bu festival uygun görülmemiştir’ mealinde bir yazı yazdı. İnanamadık. 21’inci yıldayız! Bu konuda basına yansıyan haberleri, köşe yazılarını İngilizce, Almanca, Fransızcaya çevirdik, bütün dünya festivallerine gönderdik. Dedik ki “21 yıldır festival yapmış derneğe engel oldular. Biz bu festivali sürdürmek istiyoruz, bizimle dayanışmak ister misiniz?” Herkes “Evet” dedi. O zaman dedik, “Seçtiğiniz bir filmi alın kendi olanaklarınızla gelin, sizleri evlerimizde konuk edeceğiz.” Beş kıta, 18 ülkeden kadın filmleri festivallerinin yöneticileri geldi. Şahane oldu.
Yani hep bir mücadeleyle geçti. Bu sene, 25’inci yılımızda ise Devlet Opera ve Balesi bizi çok zor durumda bıraktı; yıllardır festivalin açılışını yaptığımız, bizimle özdeşleşmiş sahneyi vermediler. Devletin binası, hepimizin hakkı var, üstelik bakan da “Tamam” dediği halde. Önce dünya prömiyeri gibi önemli bir şey var herhalde diye düşündük. Bakanla görüştük, üç kez yazı yazdık, aracılar bile koyduk ama genel müdür inat etti, sonra da olay açığa çıkınca “Haberim yok” dedi.
Muktedirler sanattan korkuyor
Niçin verilmedi?
2019’dan beri sahnelenen Aida Operası gerekçesiyle! “Bir gün önce, bir gün sonra da olabilir” dedik, yine de vermediler. Davetiyeler 1.5 ay önceden basılıyor, yer arıyoruz yok. Sonunda “Karum’un önü olsun” dedik, ama hava durumu açılış günü için yüzde 57 yağışlı, gece de 8 derece diyor. 102 yaşına girmiş Nermin Abadan hoca üşüyecek, İoanna Kuçuradi -İstanbul’dan geliyor- eyvah çok üşüyecek! Nasıl bir acı çektirdiler anlatamam.
Biz nedenini biliyoruz tabi. Kültür sanat hiçbir şeyi dikte etmez, sana verir, almak istersen seni iyiye doğru değiştirir, farklı bir yere taşır. Bir kitabı okuduğunda, bir filmi izlediğinde ne kadar etkileniyorsun. Muktedirler sanattan onun için korkuyor, konserler bu yüzden için iptal ediliyor. Sanat, şu andaki iktidarın en korktuğu şey. Neden? Çünkü sanat statükocu değildir, var olanı korumaz, değişkenliği, devinimi savunu ve o değişimin içerisinde kendini bulmana yol açar… Önce kendin değişirsin, sonra örgütlenirsin, insanlara anlatırsın. Bu ülkede zaten adaletsizliğin iklimini yaşıyoruz. Bir de korkunun iklimi eklendi ki o hepsinden kötü -bir şey söyleme, twet atma- o seni kabuğuna çeker, başkalarıyla ilişki kurmak istemezsin, ben bana yeterim der kendini tüketirsin.
Şöyle bir ülkedesin; Meclis’in yüzde 83’ü, yerel yönetimlerin yüzde 97’si erkek. Her yerde, tüm sektörlerde olduğu gibi erkek bakış açısı hakim. Çok rekabet gerektiriyor, ezici bir şey. Dizilerde örneğin tam bir kıyım var; istismarı fark edip itiraz ettiğinde ‘Başıma dert açacak’ diye sorgusuz sualsiz işine son veriyorlar. Kadınlar kendi aralarında var olabilmek için inanılmaz taviz veriyor.
Geri dönerken sorgulamıştım, hayat ileriye doğru yaşanıyor ama geriye bakılarak anlaşılır diyoruz, biz 68 kuşağı olarak birlikte mücadeleden yanayız, bütüncül olmalı. “Nasıl olacak şimdi” dedim. Fakat beş senedir çok acayip bir ekiple beraberim; Ceren 25 yaşında genel koordinatör, İrem finans uzmanı, Fatma sinema okumaya gitti Suruç davasından hüküm giydi, dava bitince festival direktörü olacak… Gelecek çeyrek asırda burayı götürecek ekibi yetiştirdik. Bunların hepsi son beş senede oldu.
Geçen yıl 13 Kasım’da Uçan Süpürge’nin 25’inci yılını kutladık, çeyrek asırlık festivali de geride bıraktığımız hafta tamamladık. Şimdi bir belgesel çekiliyor bununla ilgili.
Genel olarak belki şunu söyleyebilirim, Uçan Süpürge’nin ayakta kalmasının en önemli nedeni, bir şeyi başardık, kuşaklar arasında, birbirimizin arasındaki deneyim aktarımını başardık. Genellikle yaşça büyük, bilgiye sahip olanlar dolaylı da olsa hiyerarşi kurar. Burada ise ‘Gençlere ihtiyacımız var’ mantığı hakim, bu olduğu sürece de bizim birlikteliğimiz devam ediyor, edecek.
25 yılda başardığınız çok şey var, ‘Bunu başaramadık’ dediğiniz şeyler oldu mu?
Önce başarı adına altını çizmek istediğim bir konuya değinmek isterim. Festivale ilk başladığımızda parmakla sayılacak kadar kadın yönetmen biliyorduk. Türkiye’de bu konuda istatistik bile yoktu. Şimdi ise kadın yönetmenler arasında seçim yapmak zorundayız. Oradan buraya geldi.
Kadın yönetmenlerin de bakışı değişti. İlk yıllarda çok ünlü bir kadın yönetmenimiz, “Ya insan hakları var, kadın haklarını niye ayırıyorsunuz?” diyordu. “Sen doğduğunda, gözünüz aydın bir insan doğdu mu dediler, yoksa bir kızınız oldu mu dediler? Doğuştan böyle bir cinsiyet farklarımız var. Sonra toplum, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yüklüyor, sonra sen canla başla bir film çekiyorsun… Evini satmışsın anlatıyorsun” demiştim. Üç sene sonra bunun ne kadar önemli bir şey olduğunu anladı.
Kadın yönetmenlerin, ilk filmlerini Uçan Süpürge’de gösterdiği anıları çoğaldı. Senaryo eğitimlerine girip senaryo yazmasını öğrenenler oldu. 20 yaşındaki Melek (Özman) ilk kısa film çekmiş, festivale getirmiş, onun heyecanıyla İstanbul’da Filmmor’u kurdu. O kadar çok o çarpan etkileri oldu ki başarı dediğimiz çok şey var.
Pandemi kadın örgütlerinden ana muhalefet partisi yarattı
Kadına yönelik şiddet, zorla evlendirilen çocuklar, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, farkındalıklar yarattığınız temel konu başlıklarından. İstanbul Sözleşmesi’nde yaşanan gelişmeler sizin de aralarında olduğunuz kadınlar, kadın örgütleri tarafından yakından takip ediliyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz gelişmeleri?
Film festivalimizin birinci yılında ‘Şiddet başrolde’ demiştik. Türk sinemasında şiddet sahnelerini arka arkaya getirip hepsini göstermiş, bir de o konuda kullanılan tüm araçlardan sergi düzenlemiştik. Tarihe bakıyorsun, cins kırımı diyoruz, her gün en az üç kadın öldürülüyor diyoruz. Bugün Danıştay’daydık (14 Haziran), 23 Haziran’da son dava görülecek.
Şöyle bir durum var; pandemi, kadın örgütlerinden ana muhalefet partisi yarattı. Her hafta, haftada iki kez zoom toplantısı yapıyoruz. Kadın örgütlenmesine ek olarak 300 kadın örgütünün dahil olduğu Eşitlik İçin Kadın Platformu kuruldu. Her çarşamba toplantımız oluyor. İstanbul Sözleşmesi’nin bizim için kayıpları neler, olsaydı kazanımları neler olurdu, biz bile farkında değildik. Kadir Has Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre yüzde 10’dan aşağıda bilinirken sözleşme, şimdi bu oran yüzde 60. Dediğim gibi pandemi hakikaten bir büyük kadın örgütlenmesi yarattı. Bir akşam birisi “İstanbul Sözleşmesi’nden çekildim” diyor. Her baskı kendi isyanını yaratır. Bu baskının yarattığı isyan, kadın örgütlenmesini çok büyüttü.
Peki 95’te şiddete sıfır toleranstı. Okumaz yazmaz oranı bitecekti… Kadına yönelik şiddet için devlet milyonlarca para aldı. Aldığı para sıfır tolerans, şiddetsiz bir hayat için, bunlara rağmen devlet “Şiddeti önleyemiyorum” diyor.
Çocuk gelinler konusunda da dünyadaki örnekleri inceledik, her şeyi hazırladık. Yerelde bir örnek bulacağız tüm Türkiye’ye uygulayacağız. Konya’da bir yıl boyunca çalıştık. Karşımıza Diyanet İşleri engeli çıktı, dönemin başbakanıyla de görüştük ama yapmadılar.
Diyoruz ya ne kadar mücadele var inanılmaz bir direnç var. Artık eskisi gibi olamaz çünkü kadınlar gerçek yüzleri gördüler. Bu oyalama, bu taktik… Kadınların aralarında bu kadar güçlü bağ kuracakları hükümetin aklına gelmedi. İlk kez toplum “Ne yapabiliriz” diyor. Bence şu anda İstanbul Sözleşmesi’nde attıkları adımdan pişmanlar.
Yine Kadir Has Üniversitesi’nin bir araştırmasının sonucu, ‘Toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle ilgili verilen her karar siyasi bir karardır, kabul etmiyoruz’ çıktı. Yani İstanbul Sözleşmesi’ni kim kaldırmış, ona oy vermeyeceğiz diyor gençler. Gece getirilen müzik yasağı vs. bunlara gençler tahammül edemez, bizim kadar sabırlı değiller, bizde bir temkinlilik var, bir bekleyelim görelim vardı, gençler öyle değil, artık değil.
Süreçte kadın örgütlerine de baskı artabilir, her tarafa denetim de gelebilir, ama korkunun ikliminden çok beslendiler. Biz bu adaletsizliğin, korkunun ikliminin karşısında çözdük şifresini, biliyoruz yeter. Örgütlenme çeşitlendi. Şu dönem kadın örgütlerinin sayısı inanılmaz arttı. Ve radikal dil, tarz -taviz vermez anlamında söylüyorum- çoğaldı.
‘Sürtük’ AKP’li kadınlarla bizleri buluşturdu
‘Sürtük’ ifadesi nasıl karşılık buldu kadın örgütlerinde?
Biz bundan daha ağırını -kadın erkek eşitliğine inanmıyorum ifadesi- duyduğumuz için ‘sürtük’ pek de umurumuzda değil. Odaktan kaymamak lazım, bunlar odak kaydıran şeyler. Bu hükümet kadın erkek eşitliğine inanmayıp İstanbul Sözleşmesi’ni iptal ediyorsa, diğeri kıvır zıvır…
Anayasanın 10. maddesi; devlet kadın erkek eşitliğini sağlamakla yükümlüdür der. Biz bu maddeye bakarak kadın yönetmenlerin çektiği filmleri gösteriyoruz. Bizim anayasamız dediğimiz kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi sözleşmesi var, onun için Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’ni yapıyoruz. Bunu pamuklara sarıyoruz, çünkü budur çok önemli olan. Adil bir dünya hayatın her alanına yayılana kadar da bunu yapacağız.
Eşitlik anlayışı erkekler için -hepsi için diyemem tabi- yok ama kadınlar için eşit olmadan hayat yok, arada fark var. Erkekler daha farkında değil, kadınlar artık anladı.
Örgütlenmede kadınların farkındalıklarının artması, yan yana olabilme gücü… Bu partilere de seçimlere de her şeye yansıyacak. Kadınlar siyasette de eşitsizliğe karşı her gün cevap veriyor. Onun için tahammülsüzlükler var. Onlar her baskı yaptığında bizim de isyanlarımız farklılaşıyor. Bize aslında kötü hissettirmiyor, ne ‘sürtük’ ne başkası. ‘Sürtük’ diyerek AKP’li kadınlarla da buluşturdular bizi farkında değiller. Eşitsizliğe dair söylediği ne varsa, partisinin içinden kadınlarla, kadın hareketini buluşturuyor. Sayımız çoğalıyor, giderek artıyoruz. Partiler artık merkezine kadını aldı. Kadını almayan bir parti zaten değişimi yakalayamayacak demektir. Bizim siyasi partilerle organik bağımız yok ama politik duruşumuz var; eşitsizliğe karşı hayat boyu mücadele.