İşçinin örgütlenme hakkı, sendika seçme hakkı fiilen elinden alınıyor, az sayıdaki mücadeleci sendika yöneticisi dışındaki sendika ve konfederasyon yöneticisi işçilerin karşısında adeta patronun temsilcileri durumunda. Bunlar işçilerin üzerinde denetim görevi yapıyor, baskıyı örgütlüyor, onların kendi aralarında fabrika ve iş yerlerinde örgütlenmeleri —örneğin bir grev örgütlemek ve sürdürmek için başvurdukları komiteler gibi— dağıtma, mücadelede öne çıkan işçileri işten attırma ve tasfiye etme gibi yöntemleri patron adına uyguluyorlar.
Sendikalaşmak için harekete geçen işçiler, karşılarında sadece güvenlik güçlerini değil, yörenin müftüsünü, cami hocasını buluyorlar. Sendikal yasalar, sendika ağalığını ve bürokrasisini korumak ve güçlendirmek, işçilere yeni zorluklar çıkarmak için düzenleniyor. İş yasalarının, sendika yasalarının demokratikleştirilmesi gerekiyor ve bunlar ülkede sürmekte olan genel demokrasi mücadelesi ile doğrudan bağlantılı meseleler. Yani demokrasi ve özgürlük yoksa ekmeği büyütme mücadelesi zorbalıkla püskürtülüyor, çalışma koşullarını düzeltmek ise neredeyse olanaksız.
Meselenin özü şudur: İşçi sınıfı demokrasi ve özgürlük mücadelesine sınıf olarak katılmak, bu katılımda kendi bağımsız politik tutumuna sahip olmak zorundadır. Bu mücadeleye katılmayan bir sınıf, soygun ve sömürü düzenine son verecek bir yönelim içerisine giremez, kendi kaderini kendi eline alamaz. On milyonların ürettiğini bir avuç sömürücünün önüne yığan bir düzen baskı ve zorbalıkla ömrünü uzatıyorsa, bu baskı ve zorbalığa karşı mücadele etmek sadece bugünün zorunlu görevi değil, geleceği kurmanın kapısını da aralamak anlamına gelmektedir.