Kitlesel iş cinayetleri ve yıl dönümleri saymakla bitmiyor. Ve maalesef bu cinayetler resmi kayıtlara hâlâ “kaza” olarak geçiyor. Halbuki kaza önceden öngörülemeyen ve aniden ortaya çıkan olay demektir. İş cinayetlerinin tamamında ise işverenlerin alması gereken önlemleri almamak gibi ihmali davranışlarının yanında, işin doğasında var olan riski artıran aktif eylemleri söz konusudur. Hatta iş organizasyonunun ve çalışma koşullarının bizzat kendisi riski, bir ihtimal olmaktan çıkartıp mutlak hale getirebilmektedir. Tıpkı 263 madencinin yaşamını yitirdiği 3 Mart 1992’de Zonguldak Kozlu’da yaşanan grizu patlaması, Soma, Hendek, Gayrettepe, Dilovası işçi katliamları gibi.
6331 sayılı Kanun’un adı dahi daha temelden meseleye yanlış yaklaşıldığını göstermektedir. Yasanın adı “İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu”dur. İşçinin sağlığı değil işin sağlığı ve işin güvenliği öncelenmiştir. Yasayı çıkartan iktidar için önemli olan iştir, işin yürütümü, üretimin sürekliliğidir; öncelikli olan işçinin canı değil kârdır.
Yasa işi ve “işin sahibi” patronu koruduğu için sorumluluğu diğer ücretli çalışanlara, mühendislere, iş güvenliği uzmanlarına havale etmiştir. Bu nedenle kamunun denetim görevi ve sorumluluğu kaldırılmış; denetim yükümlülüğü, ücretini denetlenen patronun ödediği, özerkliği ve iş güvencesi olmayan iş güvenliği uzmanlarına yüklemiştir.
İş cinayetleri kapitalizm koşullarında dahi önlenebilir. Bunun için küçük bir maliyetin göze alınması, “Önce insan, önce sağlık, önce işçi canı” anlayışıyla hareket edilmesi, kamunun denetim görevini içerecek şekilde mevzuat düzenlemesi yapılması başlangıç için yeterli olacaktır.