Sığınmacılarla 'Papaz Kaçtı' oyunu
S

BAHADIR KAYNAK

bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr

Sığınmacıların Türkiye’deki varlığının ve yeni katılımlarla sayılarının artmasının, önümüzdeki yıllarda Türk siyasetinin en önemli gündem maddelerinden olacağı artık belli oldu. Muhalefet liderlerinin meseleyi gündeme getirmeye başlamasının ardından iktidarın küçük ama etkili ortağının da krizden sıyrılmak için manevraya girişmesi, konunun ağırlığını gösteriyor. Toplumun çoğunluğu, ülkemize gelen bu kontrolsüz insan hareketinden oldukça memnuniyetsiz ve bunun siyasi sonuçları olacak. Sığınmacılara karşı kullanılan çoğu zaman rahatsız edici ve ırkçılığa varan dili bir kenara koyarak, bunu bir durum tespiti olarak not ediyorum.

Buraya kadar olan kısmıyla daha çok bir iç siyaset meselesi olan sığınmacılar, aslında Türkiye’nin dış politika krizleri ile doğrudan ilgili. Öncelikle Türkiye’ye yoğun mülteci akınına sebep olan Suriye’deki felaket bizim de dolaylı olarak bir parçası olduğumuz iç savaşın bir sonucu. Esad rejiminin kısa sürede düşeceği varsayımıyla girilen yolda, elimizde sınırımızın öte yanında korumak için debelendiğimiz tampon bölgelerle ve 3 milyonu aşan sığınmacıyla kalakaldık. Eğer 2011 öncesindeki duruma dönülürse, yani Suriye ordusu bizim sınırımıza kadar olan bölgelerde kontrolü eline geçirirse, çok daha fazla sığınmacının gelmesi kaçınılmaz gibi görünüyor. Bugün İdlib’te donmuş bulunan ama daha sonra Afrin’e, El-Bab’a sıçraması da muhtemel gerilimin tek gerekçesi olmasa da temel sebeplerinden birisi de bu.  Daha fazla sayıda sığınmacının Türkiye sınırlarından içeriye girmesini engellemek ve nüfusu sınırın hemen öte yanında, mümkün olduğu kadar ekonomiye de yük getirmeden tutabilmek.

Mevcut koşulların sürdürülebilir olmadığı çok açık. Şam’ın eninde sonunda ülkesinin toprak bütünlüğünü sağlamayı, kendi sınırları içinde kontrolü kaybettiği bölgeleri tekrar eline geçirmek isteyeceğini biliyoruz. Buradan da hem ana muhalefet partisi liderinin hem de birçok uzmanın sığınmacılarla ilgili önerisine geliyoruz. Bu teklife göre, Esad’la anlaşma yoluna giderek, Türkiye’deki 3 milyonun üzerindeki sığınmacının evlerine gönderilme vakti geldi. Ayrıca bu sağlanırsa, Rusya destekli Suriye ordusunun bir noktada yeniden harekete geçip sınırımıza doğru bir süpürme harekâtına kalkışması ve mülteci krizimizin daha da ağırlaşması engellenmiş olur. İlk bakışta akıllıca gelmekle birlikte, bu önerinin hayata geçirilmesi belli koşulların gerçekleşmesine bağlı olduğundan o kadar da kolay olmayabilir.

Birincisi, Ankara’nın Esad’la herhangi bir siyasi maliyeti olmadan koşulsuz olarak yeniden ilişkileri tesis edebileceğini varsayıyoruz. Ancak 10 yıldır süregiden savaş, geride kalıcı hasarlar bıraktı ve bugüne kadar atılan geri adımların daha da üzerine koyacak böyle bir manevranın ağırlığını iktidar taşımak istemiyor olabilir. Böylesine bir hamle Türkiye’nin bölgede zaten azalmış olan ağırlığı ve itibarı açısından yeni sorunlar getirebilir. Ayrıca, henüz Suriye’ye ilişkin nihai bir çözüm ufukta görünmemişken, Batı’nın ve bilhassa ABD’nin Şam’a ilişkin tavrı netleşmemişken, Ankara’nın beklemeyi tercih edeceğini düşünüyorum. Eğer ABD ve Rusya arasında nihai bir uzlaşmaya yaklaşılırsa, Türkiye, Suriye ile ilişkileri tamamen normalleştirmeye zorlanabilir.

Ancak bu durum gerçekleşse bile sığınmacı krizinin tamamen ortadan kalkacağını sanmıyorum. Ne Şam’ın ülkeyi terk edip giden muhalif grupları yeniden kabul etmek isteyeceğine ne de evlerini, barklarını terk edip kaçan insanların tamamının geri dönmek isteyeceğine inanmak için yeterli gerekçemiz yok. İç savaşın vahşetinden önce bile rejimle sorun yaşayan insanların, bin bir meşakkatle kurdukları yeni hayatlarını terk edip geri dönmelerini ummak, fazla iyimser bir beklenti gibi görünüyor. Burada işlerini oturtmuş, çocuklarını senelerdir bu ülkenin okullarına gönderen ve belki de evlenip aile bağı kurmuş birçok sığınmacı mevcut. Bu koşulların çoğunu sağlamış olmayanların bile siyasi bir uzlaşma halinde risk alıp evlerine dönmeyeceklerini varsayabiliriz. On yıldır kan gövdeyi götüren bir savaştan sonra geri dönenlerin başlarına gelecekler konusunda endişeli olmalarını sanırım anlayabiliriz.

Türkiye’deki mülteciler üzerinde yapılan birçok çalışma da siyasi bir çözüm gerçekleşse bile birçok kişinin geri dönmeyi tercih etmeyeceğini ortaya koyuyor. Yani zaten bir dizi zorluğun aşılmasını gerektiren Esad’la uzlaşma adımı bile içinde bulunduğumuz krizi çözmeye yeterli olmayabilir. Ancak ülkeye daha fazla Suriyeli sığınmacı gelmesini engelleyecek bir adım olacağına katılırım.

Bu konudaki hassasiyetin infiale dönüşmesine sebep olan olay ise Afgan mültecilerin kapılarımıza dayanması oldu. NATO’nun Afganistan misyonunu 20 sene sonra sonlandırmaya hazırlanması ve Taliban’ın göz kamaştırıcı bir süratle tüm ülkeyi kontrolü altına almaya başlaması, çok sayıda Afgan mültecinin, İran’ı boydan boya yürüyerek geçip sınırlarımıza dayanmasına kapı açtı. Tamamı genç yaşta erkeklerden oluşan gruplar toplumdaki bu konudaki hassasiyetin üzerinde çarpan etkisi yaptı. İktidar seçmeninin bile durumdan çok memnuniyetsiz olduğunu ve bu krizin önümüzdeki seçimlerde Cumhur İttifakını zorlayacak konuların başında geleceğini tahmin edebiliyorum. Bahçeli’nin oluşan durumu eleştirerek adeta bir muhalefet partisi lideri gibi yaptığı açıklama, iktidardaki sıkışmayı işaret ediyor.

Afganistan’da gelişen olaylarda Suriye’dekinin aksine, Türkiye’nin tasarruflarının etkisi çok sınırlı oldu. Yine de sonuç olarak ortaya çıkan mülteci krizinden en çok etkilenen ülke biziz. İnsani açıdan zor durumdakilere kucak açıp, acılarını hafifletmeye çalışmakta yadırganacak bir şey yok. Öte yandan ortaya çıkan ekonomik yük ve politik sonuçlar bakımından bu çizginin sürdürülemeyeceği çok açık. Sığınmacıların asıl hedefi Avrupa Birliği ülkeleri olduğundan, yükün bir kısmını onların çekmesini bekliyoruz. Ancak Avrupa’daki siyasi durum, mültecilere yönelik kamuoyundaki tepki düşünüldüğünde bunu nasıl sağlayabileceğimizi bilemiyorum. AB ülkelerinin Türkiye’yi mülteci akımının önünde bir tampon bölge olarak görmekten memnun olduğu, sınırlarımızdan içeri giren bu insan selinin bir kısmını bile kabul etmeye niyetleri olmadığı anlaşılıyor. Bu durumda yıl başından beri gündemde olan ‘pozitif gündem‘ kapsamında Türkiye’ye mali açıdan destek vermelerine yoğunlaşmak en gerçekçi politika gibi görünüyor.

Sığınmacı meselesinde toplumun belirli kesimlerinde radikal bir çözüm beklentisinin olduğunun farkındayım. Ama elimizde son 10 yılda içinden geçtiğimiz süreci geriye çevirecek bir sihirli değnek yok. ‘Geri al‘ tuşu Windows uygulamalarında mevcut olmakla beraber hayatta böyle bir şansımız yok. İster kendi kararlarımızın sonucu olsun ister olmasın, sığınmacı sorunuyla beraber yaşamaya devam edeceğiz. Ülkemize gelen insanların en azından bir kısmı hayatlarını burada kuracak ve birlikte yaşamaya devam edeceğiz. Bugün için yapmamız gereken hem ekonomik hem de toplumsal krizimizi daha da ağırlaştırmamak adına bir biçimde daha fazla sığınmacı akışını azaltmak veya mümkünse durdurmak olacak. Ayrıca ekonomik yükü paylaşmak için AB desteğinde ısrarcı olmalıyız.

Sığınmacı krizinde ‘papaz‘ bizim elimizde kaldı ve kısa vadede kolay bir çözüm mümkün görünmüyor. Ülkemize sığınan insanların hızlı entegrasyonunun sağlanması ve ekonomik olarak üretken hale getirilmesinin sağlanmasına çalışmak gerekiyor. Sığınmacıların AB ile krizlerimizde muhataplarımızı sıkıştıracak bir koz değil, titizlikle yönetilmesi gereken ağır bir sorun olduğunu anlamış olmalıyız. Uzun süre gündemde kalmasını beklediğim bu meselenin toplumdaki aşırı akımları beslemeyeceğini, insani tarafımızın endişelerimizin tetiklediği dışlayıcı ruh haline baskın geleceğini umuyorum.