İran'da göstermelik seçimlerden gerçek müzakerelere
İ

BAHADIR KAYNAK

bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr

İran’da cumhurbaşkanlığı seçimleri geçtiğimiz hafta sonuçlandı ve muhafazakarların adaylarından İbrahim Reisi ezici bir çoğunlukla sandıktan önde çıktı. Batılıların İran demokrasisine yönelik eleştirilerini yüksek seçime katılım oranlarıyla cevaplamaya alışkın mollalar için bu defa işler daha güç. Yüzde ellinin altına düşen katılım oranı, İranlıların işlerin seçimlerle düzeleceğine dair beklentilerinin daha da zayıfladığını gösteriyor. Seçime girecek adaylardan işine gelmeyenleri veto süreciyle eleyen rejim, sandığın işleri çığırından çıkarmasına izin vermeyeceğini defalarca göstermişti. Üstelik bu defa tencerenin dibini biraz tutturmuş olabilirler.

Seçilmiş cumhurbaşkanlarının da İran’da dizginleri ne kadar elinde tutabileceği tartışmalı bir konu. Reformist molla Hatemi zamanında İran’ın Batı’yla köprüleri yeniden onaracağı beklentileri oluşmuştu ama rejim bu sıra dışı siyasetçinin oyun alanını sınırlandırdı, sonunda onun da yıldızı sönükleşerek birçok kişi için büyük bir hayal kırıklığına dönüşmesine sebep oldu.

Bugün için pek kimsenin İran’daki seçimin sonuçlarıyla ilgilendiğini, bunun bölgede dengeler üzerinde bir etkisi olacağını düşündüğünü sanmıyorum. Rejim, adayları titizlikle eleyerek seçilmesini istediği adayın halk tarafından kerhen de olsa onaylanmasını sağladı. Bu işin kolay kısmıydı, asıl zor olanı ise Trump zamanında rafa kaldırılan nükleer anlaşmaya geri dönülmesinin sağlanıp sağlanamayacağı ve bununla birlikte İran’ın uluslararası sisteme geri dönmesi olacak.

Tahran’daki iktidar, kırk yılı aşkın bir süredir ABD ile çekişmenin nasıl yapılacağını öğrenmiş olduğundan bundan sonraki müzakere sürecinde kendisini neyin beklediğini biliyor olmalı. 1979’daki devrimden beri başına bin bir türlü bela açmış Washington’dan pek bir anlayış beklemiyorlardır. Öte yandan baş şeytan ilan ettikleri ABD’nin kanlı bıçaklı geçen bu kırk yılı aşkın sürede İran lehine ilginç tasarrufları da olmuştu. 1980’de Saddam Hüseyin’in saldırısını kışkırtmış olduklarında şüphe yok ancak savaş devam ederken daha sonra Irangate skandalı olarak ünlenecek bir manevrayla dolaylı olarak İran’a silah satışı yapmışlardı. ABD’nin savaş sırasındaki bu ikircikli tutumunu Kissinger veciz biçimde ifade etmişti: İran’daki molla rejimi kadar Saddam Hüseyin Irak’ını da kendi çıkarları için tehdit gören ABD’ye göre ‘iki tarafın birden kaybetmesi maalesef mümkün değildi.

Doksanlarda ABD’nin Irak üzerinde kurduğu baskıyı kendisine de yönelebilecek geniş kapsamlı bir harekatın ilk adımı olarak nitelendiren Tahran’ın endişeleri, can düşmanı Saddam’ın iflahının kesilmesinden duyulan memnuniyetle at başı gitti. Hele 11 Eylül’den sonra ABD’nin hem Afganistan’da hem de Irak’ta giriştiği maceralar İran için tam manasıyla çifte şans oldu. Afganistan’da Şii düşmanlığıyla bilinen Taliban rejimi yıkılırken bir buçuk sene sonra Irak’ta BAAS’ın Amerikan harekatıyla tuz buz edilmesi Tahran’ın rüyasında görse inanamayacağı kadar olumlu gelişmelerdi. Afganistan bir yana, fakat Şii çoğunluklu bir ülke olan Irak’ta Sünnilerin azınlık iktidarının yıkılması, zamanında birçok uzmanın da öngördüğü biçimde ülkede hatırı sayılır bir İran nüfusunun önünü açtı.

ABD’nin bunca manevrayı İran’ın önünü açmak için yaptığını söylüyor değilim elbette. Bilakis doğan boşlukta İran’ı dengelemek Washington’un son yirmi yıldır daha da titizlikle uyguladığı bir politika oldu. Nükleer silah geliştirme faaliyetleri sebebiyle Tahran’a uygulanan yaptırımlar bu baskının önemli bir kısmını oluşturdu. İhracat gelirleri büyük ölçüde doğal gaz ve petrol satışlarından oluşan İran enerji sektörleri üzerinde uygulanan baskının ekonomisindeki olumsuz etkilerini iliklerine kadar hissetti. Rusya’yla beraber dünyanın en geniş doğalgaz rezervlerine sahip olan ülke yatırımcı şirketlerin yaptırım korkusuyla uzak durması sonucu bu muazzam zenginliğini bir türlü nakde çeviremedi. Suudi Arabistan’ın petrol zenginliğini hem toplumsal refah sağlama hem de silahlanma amacıyla nasıl kullandığıyla kıyaslarsak İran’ın nasıl bir bedel ödemekte olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Keza yetmişli yılların petrol krizinin Şah’ın İran’ının yelkenlerini nasıl şişirdiğini ve ülkenin nasıl bir askeri güce dönüştüğünü hatırlamak da bu kıyaslamayı yapmamızı sağlayabilir.

Elbette Batı karşıtlığını neredeyse amentüsü haline getirmiş bir rejimin böylesine bir zenginliğe kavuşmasını ve elindeki kaynakları başta ABD ve İsrail’in bölgedeki çıkarlarını zedelemek için kullanmasına müsaade edilemezdi. Nihayetinde nükleer silah geliştirme faaliyetleri kapsamında uygulanan yaptırımlar İran’ın ekonomik gücünü ve dolayısıyla bölge hakimiyeti için kullanacağı enerjisini büyük ölçüde törpüledi.

ABD eski başkanı Obama’nın dış politikasının köşe taşlarından birisi olan İran’la nükleer anlaşmanın tamamlanması sorunu çözmedi. O zaman İran’ın uluslararası sisteme dönmesi ve Ortadoğu coğrafyasında ağırlığını artırması anlamına gelecek bu anlaşma İsrail’in ve ama belki daha da çok Suudi Arabistan’ın tepkisini çekmişti.  Bundan dolayı Trump’un başkanlığındaki ABD’nin anlaşmadan çekilmesi hem Riyad’da hem de Tel Aviv’de büyük memnuniyet yarattı. İran’la ekonomik ilişkilerini sürdürmek isteyen ve bölgedeki tansiyonun düşmesinden memnuniyet duyacak Türkiye ve AB gibi oyuncular ise Tahran’dan sonra bu keskin politikanın kaybedenleri arasında yer aldılar.

Biden yönetimi, İran’ın seçilmiş görünümlü yeni cumhurbaşkanı ve ekibiyle pazarlığa girişirken Obama dönemindeki gibi bir anlaşmanın yeniden hayata geçirilmesini umuyor olacağız. Zarrab olayındaki gibi başımızı belaya sokan yaptırımlar ticaret potansiyelimize zarar veriyor, ekonomik kayıplara uğramamıza sebep oluyor. Öte yandan İran’ın bölgede güç kazanmasını, etki alanını genişletmesini de tercih etmeyiz. Suriye savaşının ilk yıllarında “Mezopotamya’dan Akdeniz’e bir Şii hilali veya Pers hilali oluşuyor” söylemleriyle alarm zilleri çalmasına sebep olan konjonktür geride kaldığına göre bu endişeler biraz hafiflemiş olmalı. Bunu söylerken Türkiye ile İran arasındaki geleneksel rekabetin ortadan kalktığını iddia etmiyorum. Yüzyıllardır bölgenin iki güçlü ülkesinin bugünkü Irak toprakları üzerinde sürdürdüğü rekabetin şimdi bir de Suriye ve Lübnan bacağı da var. Ancak bu çekişmenin iş birliği alanlarını gözden kaçırmamıza yol açmasına izin vermemek gerekiyor. Biden yönetiminde ABD ile İran arasında bir nükleer anlaşmaya varılması halinde bile Tahran’ın bölgedeki etkinliğini törpülemek isteyen İsrail ve Suudi Arabistan’ın hassasiyetleri de göz önünde bulundurulmaya devam edilecektir. Yani İran’ın üzerindeki ekonomik cendere hafifletilebilir ama bölgesel hakimiyet kurması mümkün olmayacaktır.

Hal böyleyken, ekonomik açıdan böylesine hırpalanmış, dünya enerji piyasalarına dönüş yapmaya aç bir Tahran’a kapıların aralanması bizim açımızdan da olumlu bir gelişme olacaktır. Irak’ta dengelerin oturması, mezhep rekabetinin ve dolayısıyla bölgesel güç mücadelesinin hemen sonlanması mümkün görünmüyor. Ankara ve Tahran bu gerilimlere rağmen ilişkilerini sürdürmeyi öğrenmiş olmalı.

En baştaki konuya dönüp İran’daki demokrasiye ilişkin de son birkaç kelam edecek olursak, bu kadim medeniyetin ve birçok ortak noktamız olan bir toplumun daha özgürlükçü ve daha çoğulcu bir siyasal sisteme sahip olmasını elbette tercih ederdim. Maalesef aynı dilekleri kendi ülkem için de tekrarlamak mümkün.