İşte geldi 14 Haziran umut doluyor insan
İ

BAHADIR KAYNAK

bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr

23 Nisan şarkısını daha kötü çarpıtabilir miydim bilemiyorum. Piyasalardaki iyimserliği, siyaset kurumunun ortalığa saçtığı umut dolu mesajları görünce aklıma ancak bu kadarı geldi.

14 Haziran’da başlayacak NATO zirvesi, belirli çevreler tarafından ‘Türkiye’nin, ABD ile yıllardır birikmekte olan sorunlarını çözecek altın fırsat’ olarak görülmeye başladı. Kimilerine göre İskender’in Gordion’un düğümünü çözmesi gibi bir kılıç darbesiyle arapsaçına dönmüş bir sürü meselenin içinden sıyrılacakmışız. Çoğunluğu yabancı birçok gözlemci ise beklenildiği kadar büyük ilerlemeler sağlanamayacağını iddia ediyor.

Şimdiden ne olup biteceği hakkında spekülasyon yapmanın bir faydası yok. Zaten pazartesi gününden itibaren olayların rengi belli olacak ve bilhassa bizim tarafta sonuçları kamuoyuna pazarlamak için güçlü bir halkla ilişkiler kampanyası başlayacak. İşler çok kötü giderse Karadeniz’de bir gaz keşfi daha yapabiliriz ama o noktaya geleceğimizi sanmıyorum.

Dünyanın kendi etrafımızda döndüğünü düşünüyor olabiliriz ama zirvede Biden’ın ve diğer devlet başkanlarının daha önemli gündem maddeleri de olacak. NATO, sadece Türkiye’yle ilgili bir uluslararası örgüt değil. Hatta çoğunlukla öncelikli maddeler arasında yer alamıyoruz bile.

NATO, 1949’da kurulurken Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyasının ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tasarlanmıştı. Örgütün kuruluş amacını da ilk genel sekreteri Lord Ismay veciz bir biçimde ifade etmişti: NATO, Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda, yani baskılanmış olarak tutabilmek için kurulmuştu.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, müttefiklerle Sovyetler arasındaki işbirliğinin süratle çözülmeye başlaması ve başta Almanya ve Doğu Avrupa’nın statüsü üzerindeki anlaşmazlıkların derinleşmesi, hızla çatışma ortamına sürüklenilmesine yol açmıştı. 1948’de Çekoslovakya’daki Sovyet yanlısı darbe ve ertesi yıla da uzanan Berlin ablukası, Stalin’in geri adım atmaya niyeti olmadığını açık bir biçimde ortaya koyduğunda, Avrupa’nın savunmasını örgütlemek üzere NATO vücuda getirilmişti. Türkiye de kuruluş tarihinden üç yıl sonra komşumuz Yunanistan’la beraber üye olarak örgütün güneydoğu kanadının savunmasının sorumluluğunu üstlendi.

Soğuk Savaş’ın Batı’nın üstünlüğüyle sonuçlanması, NATO’nun üye ülkeler arasındaki görüş ve çıkar farklılıklarını başarıyla bünyesinde eritmesi ve onları ortak çıkarlar doğrultusunda hareket etmeye yönlendirmesiyle sağlandı denilebilir. Ancak bu başarı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte örgütün kuruluş amacının ortadan kalkmasına ve yeni bir görev tanımı aranmasına da yol açtı.

Rusya’yı dışarıda tutmak başarıldığına ve birleşik Almanya da Avrupa entegrasyonu projesiyle ehlileştirildiğine göre NATO’nun amacı, ABD’yi içeride tutmakla sınırlı kalıyordu. 90’lı yıllarda Yugoslavya’nın dağılması ve Bosna savaşı, örgütün tekrar kendisine bir misyon bulmasını sağladı. Daha doğru bir ifadeyle, Avrupalıların kendi sorunlarını halledemeyip katliamların önünü alamaması sonucu, önce Bosna’da diplomatik olarak, daha sonra da Kosova’da askeri gücüyle ABD hala vazgeçilmez olduğunu ortaya koydu.

11 Eylül sonrası terörle mücadele kapsamında ABD’nin NATO’yu peşinden Afganistan’a sürüklemesi ve Libya’ya yapılan müdahaledeki rol, bu büyüklükte bir örgütün varlık sebebini açıklamakta yeterli olamazdı. Bu boşluğu Avrupa sahnesinde doldurabilecek yegâne aktör Rusya’nın yeniden pazısını gösteriyor olması, NATO’nun öneminin altını çizen Biden yönetimi için bir fırsat. Doğu Avrupa’nın muhtemel bir Rus saldırısına karşı savunulması ve bunun yapılabilmesi için ABD askeri varlığına ihtiyaç duyulması, Soğuk Savaş’tan kalma kurumun yaşam sebebi bulmasına yol açıyor.

Dünyanın gözü Biden-Putin görüşmesinde

Rusya’nın Doğu Avrupa’ya askeri müdahalesinin pek ihtimal dahilinde olmadığını savunanlar da Ukrayna kriziyle bir kez daha düşünmek durumunda kaldı, Evet, ne Ukrayna ne de 2008’de Rus işgaline uğrayan Gürcistan NATO üyesi, ancak bu ülkelerin örgüte dahil olma talepleri biliniyor. Onlar açısından uykularını kaçıran Rus tehdidini caydıracak bir unsur olduğu için NATO üyeliği çok anlaşılabilir bir talep. Oysa bilhassa Avrupalı ittifak üyeleri böylesine tali meseleler yüzünden Moskova’yla karşı karşıya gelmek istemiyor. Ayrıca bu ülkelerin ittifak üyesi olması halinde Rusya’nın müdahalesinin tetiklenmesi de olası. Dolayısıyla Avrupalı üyelerin de onlarla eşgüdüm içinde çalışma hedefini açıklayan Biden yönetiminin de önceliği, Rusya’yla ilişkilerin nasıl yürütüleceği. İşte bundan dolayı bizim gözümüz Erdoğan-Biden görüşmesine odaklansa da dünya Biden-Putin görüşmesini bekliyor. Buradaki denge önümüzdeki yıllara da damgasını vuracak biçimde NATO ile Rusya ilişkilerinin nasıl ilerleyeceğini belirleyecek.

Biden’ın, Putin’in karşısına ABD seçimlerine müdahale iddiaları, siber saldırılar ve hatta muhalif lider Navalny’nin tutuklanması konularını getireceği söyleniyor. Bu gerçekleşse bile ABD yönetiminin Rusya’yla müzakere etmek isteyeceği ana konuların bunlar olduğunu zannetmiyorum. Bu meseleler üzerinden baskı uygulayarak jeopolitik dengeler üzerinde gerçek etki yaratacak konularda sonuç almak isteyeceklerdir.

İki sene önce Trump’ın orta menzilli füze anlaşmasından çıkmasıyla tekrar alevlenme olasılığı beliren silahlanma yarışı riski, ele alınması gereken ana konulardan biri. Nükleer silahlanmanın sınırlandırılmasını öngören START Anlaşması’nın bu sene içerisinde 2026’ya kadar uzatılması Biden zamanında ABD-Rusya ilişkilerinin tamamen çatışma üzerinden şekilleneceğini düşünenleri yanıltmış görünüyor. Belli ki Biden, 80’li yıllarda Reagan’ın yaptığı biçimde Rusya’yla sınırsız bir silahlanma yarışına girmeyi arzulamıyor.

İki liderin öncelikle ele alacağı ve ABD’nin NATO müttefikleriyle ilişkileri üzerinde en önemli etkiyi yaratacak alansa mevcut sıcak çatışma bölgeleri olacak. ABD ile Rusya, bilhassa Ukrayna üzerinden birbiriyle çelişen pozisyonlar almış durumda. Suriye’de belirgin çıkar çatışmaları var ve Libya’nın geleceğine ilişkin bir mutabakat da tam anlamıyla sağlanamadı. Ukrayna’daki anlaşmazlığın önümüzdeki on yıllara yayılacak, ABD’nin hem Rusya’yı baskılamak hem de Avrupa ile Moskova arasında makası açmak üzere kullanacağı bir mesele olduğunu düşünüyorum. ABD ile Avrupalı müttefikleri arasında Ukrayna krizinin ele alınma şekli konusunda tam bir anlayış birliği yok. Başta Almanya olmak üzere Avrupalılar da Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunuyorlar ancak Moskova ile yakın ekonomik ilişkileri sorunun tırmandırılmamasını, zamana yayılmasını dikte ediyor. Oysa ABD, Rusya’ya karşı daha sert politikalar uygulanmasından daha az zarar göreceğinden zaman zaman bu tür krizlerin alevlenmesini tercih edebiliyor. Türkiye de bu bakımdan Avrupalı ülkelerle benzer bir pozisyona sahip.

Suriye meselesinde NATO içerisinde çatlak yaratmaya en yatkın ülke Türkiye, zira ABD’nin uygulamakta olduğu politikaların kendisi için beka sorunu yarattığı kanaatindeki aktör Ankara. Avrupalı müttefiklerimiz ise, ‘Bize mülteci gelmesin de ne yaparsanız yapın‘ havasında. Biden ile Putin arasında Suriye’nin geleceğine ilişkin belli mesafelerin kat edilmesi, çözümsüz kalacağını tahmin ettiğim Ukrayna meselesinin aksine, mümkün görünüyor. Bu konuda Türkiye’nin de zaman içerisinde daha esnek bir konum alacağını tahmin ediyorum. Ama Türkiye’nin NATO zirvesinden ne çıkarabileceğini ve ABD ile ilişkiler meselesini toplantı sonrasına bırakalım.

Netice itibariyle NATO zirvesi Amerikalıları içeride, Rusları dışarıda, Almanları (ve hatta Fransızları) uslu uslu yerlerinde oturur biçimde tutacak. Biz de neşeyle dolarak bu haftayı geride bırakacağız.