Londra bir parklar kentidir. Hyde Park, Green Park, Regent’s Park, hepsi, kentin son derece merkezî yerlerinde yayıldıkça yayılırlar. Paris’te Luxembourg, New York’ta Central Park, Berlin’de Tiergarten, hepsi kentlerin “en orta” yerlerinde dururlar. Burada da yıllardır Taksim çevresine soluk aldıran Gezi’yi yok edip bilmem kaç yıldır orada olmayan oryantalist binanın kopyasını yapmanın anlamı ne?
… Dün, “İnşaat Ekonomisi” üstüne yazmıştım. Bu anlattığım “beledî” işlerin de o ekonomiyle birtakım ilişkileri olduğunu tahmin ediyorum; ama neyin nesidir, nasıl mekanizmalar işler, bilmiyorum. Ama yapılan her iş, sonuçta, bir etkidir; varolan yapıya bir müdahaledir. Bu yeni “park estetiği”nin de bir etkisi olacak, muhtemelen, kendi alıcısını yetiştirecek, eğitecek. O zaman, bir yerde toprak yol gördü mü tedirgin olan yurttaşlarımız olacak.
Bir “park” da sonuçta insan elinin, insan tasarımının ürünüdür, ama park, kaçınılmaz olarak kaybettiğimiz doğayı bir şekilde bize hatırlatmak için vardır. Bir zorunluluk olmadıkça orasına burasına karışmamak gerekir. Parka geometri giydirmemek gerekir.
Gidiş böyle bir gidiş olduğu için, günün birinde “Yedikule bostanları da park olacakmış” diye bir haber duyduğumda, korkuyorum. Çünkü “yeni Türkiye”de park, “inşa edilen” bir şey oldu.