17 Aralık’tan sonra (…) Dindar görünenlerin aslında her zaman samimi olmadıklarını, menfaat uğruna ahlakilikten uzaklaşabileceklerini, güce ya da çıkara kolayca boyun eğdiklerini müşahede ettim.
“Ya başörtülü bacılarımız” deyip, zor zamanlarında bağrımıza bastıklarımız… Ne çabuk masum ve mazlum hallerini kaybedip, bir anda zalim oluverdiler.
Hele bazıları pek cazgır. Bana kızıyorlar. Çünkü “17 Aralık ve 25 Aralık darbe değil” diyorum; “HSYK seçimlerinde amaç, hükümet yandaşlarını kurula egemen kılarak, yolsuzluk dosyalarının üzerine örtmek” diye yazıyorum; Cemaat’e karşı başlattıkları “cadı avına” katılmadığım gibi, bugünün mazlum ve mağdurlarını, yani onların zulmettiği kişileri savunuyorum.
“Geçmişten gelen bir ezikliğin yansıması mı” desem yoksa “Cehaletinin ortaya çıkmasının tepkisi mi” bilemiyorum.
Sanıyorsunuz ki bu düzen bütün adaletsizliklere, haksızlıklara, yolsuzluklara rağmen sürüp gidecek. Oysa her şey, dudakla, bardak arasında değişebilir.
Sanma ki bu düzen, içinde barındırdığı bu kadar öfke, bunca gerilim ve hırsızlığa rağmen devam edebilir. Dudak ile bardak arasındaki mesafe gibi, siyasette de bir gün dahi çok uzun bir süredir.