Kadınları, ağız dolusu güler; ağız dolusu gülen kadınları sever erkekleri… Evet, içerler tıksırasıya, ama göz dikmezler yetim hakkına… Namaza durmasalar da, yalana, talana, harama uzak dururlar; oruç tutmasalar da, tutarlar mutlaka verdikleri sözü… Arsızlıkları olmuştur belki; hırsızlıkları asla… Çoğunun kapısında kırmızı bir çarpı vardır; köyünde bir yangın, sicilinde bir nakıs, mazisinde bir sürgün… Alevidirler ya da Alevi dostu… Zazadırlar veya Zazalarla komşu… “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürürler, bir Ermeni vurulsa… “Biz de Gürcüyüz” derler, nerede bir Gürcü aşağılansa… Her cadı avında, onlar illa cadının safında… Lakin birbirlerinin kuyusunu kazmakta mahirdirler; bir araya gelmekten aciz… Biraz da bu aczin eseridir derebeyimiz…
O sandık ki, sihirbazın emrinde bir illüzyon kutusu sanki: Bölüyor insanları, kaybediyor içine atılan oyları… Yangına su değil, odun taşıyanlar, sanki mühür değil icazet basıyor pusulaya:“Vur”, “Ez”, “Böl”, “Küfret”, “Aşağıla”… Buna rağmen, “Biz ölmedik daha” diye yola çıkıyor umudun yolcuları… “Oy verme, koy ver” diyenlere inat, ümidin kırılmış kanatlarını sarmaya, yarın umudunu yaşatmaya gidiyor. “Sana inat ayrışmayacağız, yılmayacağız, direneceğiz” diyerek Nemrud’a; su yetiştiriyor büyük yangına… Kendisinin yaşam tarzını, komşusunun varolma hakkını, çocuklarının yarınını savunmaya koşuyor.