'Aileni' seç!
'

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

murat sevincMURAT SEVİNÇ

Pazar günü, 2007’de yapılan Anayasa değişikliğinin sonucunu görüp yaşamaya başlayacağız.

2007 değişikliği, Anayasa Mahkemesi’nin meşhur ‘367 skandalı’nın* ardından yapılmış ve cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kuralı kabul edilmişti. Böylece temel ilkesi 1909’da -1876 tarihli Kanun-i Esasi’de yapılan değişiklikle- hükme bağlanan parlamenter sistemde önemli bir gedik açılmıştı.

40 yıllık hayaldi

Bıkmadan tekrar etmekte yarar var: AKP, Türkiye sağının yaklaşık 40 yıldır hayalini kurduğu bu değişikliği, 367 kararı sayesinde yapma fırsatı buldu.

O kararı aldırmak için çaba harcayan ve kendilerinin her daim siyasi deha olduğu varsayımıyla yaşayan aklı evvel ulusalcı kesim, o dönemin CHP’si, Baykal’ı ve imzacı AYM üyeleri; bugün yaşadığımız sorunun müsebbibidir. Yanlarında bir ömür ‘kına’ taşısalar yeridir…

Durup dururken başa bela

10 Ağustos’ta, hiç gereksinim duymadığımız, böylesine güçlü bir üniter yapıda altından kalkılması güç sorun ve çatışmalara neden olması kaçınılmaz bir sisteme geçeceğiz.

Türkçesi’ni yazayım: Durup dururken başımızı belaya sokmuş durumdayız! Kim seçilirse seçilsin, artık tam anlamıyla yansız bir cumhurbaşkanı olma ihtimali yok. Seçimden alınan meşruiyet, cumhurbaşkanını parlamenter sistemin klasik devlet başkanı (İngiltere’deki, İspanya’daki, Almanya’daki gibi) konumundan çıkaracak.

Kişiliğe endeksli sistem

Bu gerekçeyle aylardır, ısrarla bir konunun altını çizmeye çalışıyorum: Bu sistemin işlemesi, artık cumhurbaşkanı seçilecek insanın ‘kişiliğine’ bağlı hale gelmiştir. İlk kez halk tarafından seçilecek cumhurbaşkanı, bu yepyeni durumda, bir teamül oluşturacak. Duruşuyla, yetkileri kullanma şekliyle, on yıllar sonrasını da belirler hale gelecek.

Dolayısıyla, özellikle bu seçimde kazanacak aday, bir ilk olarak, ülkenin gelecekteki yönetim sisteminde gereğinden fazla etkili olacak.

Tanınmak İhsanoğlu için önemliydi

Fotoğraf: DHA
Fotoğraf: DHA

 

Gelelim Pazar gününe. Seçim ve adaylar hakkında yazılmayan kalmamıştır sanırım. Artık herkes üç adayı da tanıyor. İşin doğrusu ‘tanınmak’, İhsanoğlu için daha önemliydi. Diğer aday Demirtaş zaten biliniyordu.

İhsanoğlu’un adı duyulduğunda, doğal tepkilerle karşılaşıldı. Burada iki ‘doğal’dan söz ediyorum. İlki ‘tanınmayan’ adaya gösterilen tepki. İkincisi, ‘Türk tipi’ tepki.

İlki, her yerde olağan karşılanabilir. İkincisinin ise bize özgü olduğu kanısındayım. İhsanoğlu’nun bıyığından tutun, adına kadar eleştiren, kendi çapında eğlenen bir yurttaş kesimi söz konusu.

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT/İKÖ) başında olduğu için dinci olduğunu düşünenler ki tahmin ediyorum bu insanlar T.C. Moskova büyükelçisinin komünist olduğunu zannediyorlardı (!), teşkilatın adını ilk kez duyanlar, yüzde 50’nin ‘ampul’e oy verdiği bir memlekette ‘ekmek’ sloganını canhıraş eleştirenler vs (Bu insanlar, Baykal’ın solcu olduğunu düşündüğü için, fazla yüklenmemek gerektiği kanısındayım).

ANAP/Özal çizgisinde

İhsanoğlu’nun mütedeyyin ve çok iyi eğitim almış bir diplomat olduğu kanısındayım. ANAP/Özal çizgisinde. Tüm kampanyayı bir diplomat gibi yürüttü. Böylesine farklı eğilimdeki partilerin adayı olarak kimseyi çok kızdırmamayı başardı.

Sorulara makul yanıtlar verdi. Örneğin Kürt sorununa dair daha ilk konuşmasında mealen, “Yalnızca Türkiye’de yaşanmıyor, dünyada örnek alabileceğimiz farklı deneyimler var” dedi. Daha ne desin?

Basına da iyi geldi

İhsanoğlu’nun çok belirgin bir yararı da basın mensuplarına oldu tabii. İstisnalar nasıl olsa alınganlık göstermez; Türkiye basını, uzunca bir süredir ilk kez soru sorabildi.

Tir tir titremeden, korkmadan, Reis karşısındaki o sümüklü ve arsız çocuk durumlarına düşme onursuzluğunu yaşamadan. Hatta ülkenin en temel sorunlarından ‘vicdani retçilik’ dahi soruldu!

Demirtaş hep düzeyliydi

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

 

Demirtaş da çok iyi ve centilmence bir yarış sergiledi. Ülkenin ‘geri kalanına’ seslendi. Hep düzeyliydi. Hep soldaydı. Zekice dokundurmaları ihmal etmedi.

Kürt siyaseti, uzunca bir süredir -herhalde İmralı’daki ‘beş çayı’ sohbetlerine halel gelmesin diye- ‘CHP’ye muhalif olma yoluyla muhalefet’ yapıyordu; Demirtaş bu durumu değiştirdi.

Demirtaş’ın yüzde 9 civarı bir oy alması dahi, ülke siyasetini, Kürt siyasetini değiştirecek ve ‘umudumuzu’ artıracaktır. Bana kalırsa seçimin büyük kârı da bu olacaktır.

Adaletsiz yarış

İki aday, belki 1946 ve 1983 seçimleriyle karşılaştırılabilecek bir adaletsizlik içinde yarıştı. Son derece sınırlı kaynaklarla (özellikle Demirtaş), hala orta halli yurttaşın temel bilgilenme kaynağı TRT’yi, neredeyse hiç kullanamadan propaganda yaptı. Birbirlerine karşı tek bir kaba söz sarf etmeden. ‘Reis’e yönelttikleri eleştirilerde, çıtayı bir an dahi düşürmeden.

Gerçi, bir insanın ‘düzey çıtası’nı o kadar düşürme ihtimali olmadığı iddia edilebilir ki doğrudur. Buna mukabil iki adayın, rahatsız/tedirgin edici tek bir falsosu dahi olmadı.

Rakip değil ‘Reis’

Karşılarında bir aday değil, ‘Reis’ sıfatıyla seslenilen, devletin tüm imkânlarını kullanan Başbakan vardı. Çünkü ilgili seçim kanunu ‘tek kişi’ düşünülerek çıkarılmıştı. İstifa edeceği yazmıyordu. Etmedi. YSK itirazları reddetti. Çünkü Türkiye’deki hukuk algısı, ‘Bana ne bana ne, yazmıyor ki!’ düzeyindeydi.

Üçüncü adaya pek değinmeyeceğim. Bildiğimiz gibi. ‘Asrın lideri’, seçim kampanyasını, “Yav İstiklal Marşı’nı bilmiyor yav; olm valla bilmiyor yav” düzeyinde yürüttü. İzleyebildiğim kadarıyla en ciddi eleştirisi buydu.

Olmadık laflar

Ha bir de adeti olduğu üzere mezhepçilik vs. yaptı. Alevilik, Zazalık ve son olarak Ermeniliğe olmadık laflar etti. Nefret söylemi kullandı. Ama (benim vergimle) hızlı tren yapılırken, böylesi hukuk dışılıkların, anormalliklerin lafı mı olur Allah aşkına!

Dediğim gibi, artık hakkında kalem oynatmaya gerek yok. Can Dündar’ın yolsuzluk fezlekesi hakkındaki yazı dizisi, zaten başka bir şey söylenmesine gerek bırakmıyor. Eşi benzeri olmayan, herhangi bir demokraside hayal dahi edilemeyecek bir durum ve adaylıkla karşı karşıyayız.

Keyfin bilir, muhterem seçmen…

secim2
Fotoğraf: Reuters

 

İşte durum bu muhterem seçmen. Hiç kimse seni oy vermeye zorlayamaz. İster oy verirsin, istersen tatilini bölmemek için kendine zırva ‘prensipler’ uydurursun.

Memleket hiçbirimizin babasının malı değil, her ne yaşıyorsak ve yaşayacaksak bu toprak parçasında, birlikte yaşıyoruz ve yaşacağız.

İster sandığa gider yurttaşlık görevini yerine getirisin, istersen profil resmini güncelleyip Berkin Tweet’leri atarak politize olduğu düşünür, Facebook’ta memleketi kurtarırsın.

Ya da istersen, yerel seçimde üç beş saat başında beklediğin sandıktan istediğin parti çıkmadığı için girdiğin şımarık üst-orta sınıf bunalımından, bir ömür çıkmazsın. Keyfin bilir.

Ama sen de şunu bil!

Ancak hiç olmazsa şunu bil: Bu seçim, sonucun, geçerli oy sayısıyla yani ‘sandığa gitmek’le doğrudan ilişkili olduğu bir seçim. Özellikle ilk tur sonucu, tümüyle, senin sandığa gidip geçerli oy kullanmanla belirlenecek.

Türkçesi: Yüzde 85 katılımla, yüzde 78 katılım arasındaki fark, seni kelimenin tam anlamıyla ‘Yeni Türkiye’ ile tanıştıracak. İlk günden itibaren ‘Kesin kazanacak’ propagandası, sen sandığa gitmeyesin diye yapılıyor.

Hangi ‘aile’?

ekmeleddin1

balkon

demirtas aile1

Oy vermek, çoğu zaman ‘ideal’ olanla ilgili bir tercih değildir. Farklı yöntemler ve solunum kanalları bulmakla, alternatif yollar geliştirmekle ilgili bir arayıştır.

Bu seçimde, 10 ya da 24 Ağustos akşamı, ‘balkon’da görmek istediğin ‘aile’ye oy vereceksin. Mesele kadar basit.

*  Hatırlamayanlar için ‘367 Kararı’: 2007’deki Anayasa değişikliğinden önce cumhurbaşkanını TBMM seçiyordu. İlk iki turda 2/3, yani 367, sonraki turda salt çoğunluk gerekliydi.

Buna mukabil Anayasa ya da İçtüzük’te, bu seçim için bir toplantı yeyersayısı öngörülmemişti. Gül aday olunca kimileri “İlk turda 367 oy gerekiyorsa, toplantı için de 367 gerekir” deyiverdi. Baykal’ın CHP’si de bu düşünceyi benimsedi.

Seçimin ilk turunda muhalafet Meclis’e girmeyince 367 sayısı sağlanamadan ilk tur yapıldı. CHP bu ilk turu AYM’ye taşıdı ve Mahkeme, olmayan bir toplantı yetersayısına aykırılıktan, turu iptal etti! Türkçesi: AYM kural uydurdu.

Tam bu esnada, Genelkurmay da e-muhtıra yayınlamıştı. Bunun üzerine TBMM seçim kararı aldı. Sonuç: AKP bu saçma kararın ardından yüzde 47 oy aldı.

MHP Meclis’e girmişti ve onların da katılımıyla yeniden aday olan Gül Cumhurbaşanı seçildi; AKP Türkiye sağının
40 yıllık hayalini gerçekleştirip Anayasa değişikliği yaparak bugünkü seçim usulünü kabul ettirdi.

Anlayacağınız, aklı evvel siyasetçi ve dahi hukukçular sayesinde bu öyküde gökten üç elma düştü. Üçü de bizlerin
tepesine…