Maçın hikâyesi ilginç: Başlarda, işbirlikçi takım (beyaz formalı, temsili düşman kuvvetleri!) birkaç gol atıyorsa da bunun tırışkadan bir holivut senaryosu olduğu hemen anlaşılıyor (Bkz. Darbe ve vesayet süreçlerinde beyefendinin çektikleri!)
Skor üç oluncaya kadar sahada aylak aylak gezen Rocky Balboa şimdi kızmıştır; sorumluluklarını hatırlıyor ve içindeki şaheseri uyandırarak peş peşe üç gol atıp halkını zilletten kurtarıyor. Durum berabere ama yetmez.
3-0’dan maç döndüren kahramanlara bayılan seyirci, yani halkımızın % 54’ü sevinçten çılgına dönüyor. Beyfendi 12 nolu anlamlı formasıyla tenezzülen kollarını kaldırarak hayranlarını teskin ediyor.
Zafer golünün penaltısını ise bizzat kullanmayıp amele kadrosundan birine attırarak kendi alicenaplığı üzerine müthiş bir vurgu yapıyor ve en uygun zamanda (Bkz. CB seçimleri) maçı romantik müzikler eşliğinde terk ediyor; alkışlar, alkışlar; spikerler hazin hazin ağlamakta. Fevkalade hissi, hamâsî bir an (Bkz. 1954’teki 3-1’lik Macaristan zaferimiz!..)
… Basiretli olalım: Beyefendi, bu jübile maçıyla önümüzdeki günlerde kendi riyaseti altında nasıl bir Türkiye arzuladığını gösteriyor bize. Güvenilir, hijyenik, yeknesak ve iliğine kadar beyfendici bir kütle.
Tarihi devamlılığı içinde bütün milletin liderde canlanmış hâli. Düşünmeniz gereksiz, o düşünür, çalışmanız gerekmez o rızkınızı yollar; o hikmetinden sual olunmaz. Zamanın ruhudur o, onun dediği hukuk olur. Güçlü, ulvî, kudsî insan…