Açıkçası hükümet çevrelerinin KSH’nin (Kürt siyasi hareketi) HDP/BDP ve Kandil/KCK/PKK ayaklarına karşı her başı sıkıştığında İmralı/Öcalan kartını masaya sürmesi gün geçtikçe daha da anlamsızlaşıyor. Öcalan’ın hapsedildiği tarihten, özellikle AKP’nin çözüm için İmralı ve Kandil’i doğrudan muhatap almaya başlamasından bu yana KSH’nin sürekli yükselişte olmasının sırrı, bu hareketin üç ayağı (İmralı/Kandil/Ankara) arasındaki uyum olsa gerek.
Öcalan’ın KSH’de her şeyin başı ve sonu olması, hareketin diğer parçalarının hiçbir fonksiyonu olmadığı anlamına kesinlikle gelmiyor. Nitekim kendisinin özellikle son dönemde yaptığı değerlendirmeler, verdiği talimatlarla hareketin diğer aktörlerini çok ciddi manada karşısına almış olduğunu da pek görmedik.
Şurası muhakkak: Öcalan Gezi ve 17-25 Aralık süreçlerinde hükümeti ve Erdoğan’ı iyice zor durumda bırakacak adımlar atabilirdi ama atmadı. Bu tutumundan hareketle onu “hükümetin rehinesi” olarak görmek abestir. Zira diğer muhalif aktörler çözüm konusunda son derece isteksizken, kalıcı çözüm için kendilerini doğrudan muhatap alan bir siyasi iktidarın/liderin zayıflaması Öcalan ve KSH’nin hiçbir şekilde hayrına olmayacaktı.
Son olarak: Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığını, diğer aktörler buna hangi anlamları yüklerse yüklesin, KSH’nin başrolünde kendisinin olduğu filmin yeni bir epizodu olarak görmek gerekir.