Oyuncu Selen Uçer, 'Güle Güle Diva'yı anlattı: Kendimize bir şifa yarattık

ECE KARAAĞAÇ

ece.karaagac89@gmail.com

@ecekaraagac

Seyircilerin televizyondan ve 28’inci Sundance Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü sahibi ‘Can’ filminden hatırladığı Selen Uçer şimdilerde Metropol İstanbul’daki yeni yerine taşınan DasDas’ta sahnelenen ‘Güle Güle Diva’ adlı oyunuyla seyirciyle buluşuyor. Ayrıca yine onun imzasını taşıyan ‘Tutsana Ellerimi’ de ikincikat sahnesinde izleyiciyle buluşuyor. Uçer’le Güle Güle Diva’yla başlayıp Tutsana Ellerimi’ye uzanan sohbetimizde hem oyuncu, hem de yazar olarak sahnede geçirdiği dolu dolu yılını konuştuk.

Sizi televizyondan tanıyan geniş bir kitle var. Oysa tiyatroda da aktifsiniz. Şimdi de Güle Güle Diva ile tek başınıza sahnedesiniz. Yorucu olmuyor mu?

Gerçekten aşırı bir disiplin gerektiriyor. Ben kendime yeni bir öğrenme alanı oluşturmak, yeni bir sayfaya geçmek istemiştim bir süredir, bu oyun da bunun yeri oldu. Bambaşka bir sorumluluk. Bir de tiyatro ekip işidir. Ben ekipçiyimdir her zaman, oyunun kulisinin sahneye yansıdığını düşünürüm. Oyun arkadaşlarının öyle seçilmesi gerektiğini düşünürüm. Oyunların rol dağılımlarının uyumu önemlidir. Kendinle tek başına her an iyi bir ekip olmak epey zordur. Tüm sorumluluk sende. Ama Güle Güle Diva gibi çok içimizden çıkmış, gerçek bir hikayeyi anlatmak büyük bir şans ve gurur benim için. Firuze Engin’in kadınlarını yaşatmaya, onları doğru anlatmaya konsantre oluyorum. Yorulmaya vakit olmuyor.

Güle Güle Diva’nın prodüksiyonunun arkasında henüz yeni sayılabilecek bir oluşum olan DasDas var. DasDas ile yollarınız nasıl kesişti? 

Oyunun yazar-yönetmeni Firuze Engin’in Afife ödülü aldığı oyunu Cambazın Cenazesi’ni izlemiş, hayran kalmıştım. O da beni birkaç oyunda izlemiş, bir süredir beraber bir şeyler yapmak istiyorduk. Firuze ve Mert Fırat Dil Tarih’ten sınıf arkadaşıdır. Mert bizim beraber bir projemiz olduğunu duyunca metni okumak istedi, yolladık, “Gelin, bizde yapın” dedi. Biz de severek kabul ettik.

DasDas önemli bir oluşum. Özel bir tiyatro bünyesinde hem yeni yazım oyunlar, hem bir Çehov, hem modern bir Kafka yorumu, hem dünyaca ünlü modern oyunlar, hem yerli klasik bir oyun aynı anda oynanıyor bu sezon mesela. Bunu sağlayabilmek hem bir seçim hem de büyük bir başarı bence.

Bir oyuncu olarak sizi Güle Güle Diva’ya çeken ana unsur ne oldu? 

Hayat oldu valla. Güle Güle Diva son bir sene içinde yazıldı. Firuze’nin de, benim de ailevi sebeplerden hastanelerde olduğumuz bir dönemdi. Üstüne karşılaşmalarımızda ortak konular çıktı yavaş yavaş. Ve bir sene boyunca sık sık buluşarak prova yaptık. Oyun bir kasabanın devlet hastanesinde geçiyor. Merkezini kaybeden kadınlar… Herhangi bir sebeple. Aşk, aile, erkekler, çocuklar, iş. Toplumsal öğretiler içinde varolmaya çalışan kadınlar bir hastanede kesişiyorlar. Diva da bunlardan biri sadece.

Oyunda ana karakter Günseli’nin okuduğu ve etkilendiği Binbir Gece Masalları’na da gönderme yapılıyor: “Ölüm korkusundan anlatının üstatlığı doğdu.”

Zor bir dönemde anlatarak kendimize bir şifa yarattık aslında. İzleyicinin de Güle Güle Diva’yı izlediğinde hafiflemesi, biraz şifalanması, tüm divalara, divalıklara güle güle deyip kendini yaşatması önerisi var oyunda. Beni çeken ana unsur da tam bu işte!

Siz Güle Güle Diva ile sahneye çıkarken yazar olarak imza attığınız Tutsana Ellerimi de ikincikat sahnesinde sahneleniyor. Bildiğim kadarıyla ilk oyun yazma tecrübeniz. Nasıl bir tecrübeydi?

Amerika yıllarında, Amerikan Rüyası diye bir oyun yazmıştım. New York’ta Off Off Broadway sahnede oynanmıştı. Ece Temelkuran’ın ‘Bütün Kadınların Kafası Karışıktır’ kitabından yola çıkan oyunu Seray Şahiner ile birlikte yazmıştım. ‘Tutsana Ellerimi- Benim başıma gelmeseydi komik bir hikaye olurdu’.. tam ismi bu aslında oyunun, benim Türkiye’de tek başına yazdığım ilk oyun diyebiliriz. Ben oyuncu kafasıyla yazıyorum zaten. Karakterler benim doğaçladığım karakterler oluyor, onları sonra konuşturuyorum. Senin kurduğun bir dünya gerçek oluyor. Tüm ekibe, oyuncusundan, yönetmenine, ışıkçısına yeni bir dönem ve hikaye oluşturuyor. Heyecan verici…

Tutsana Ellerimi’nin tanıdık gelen, Yeşilçam filmlerini hatırlatan bir hikayesi var. Bu hikayeyi yazmaya nasıl karar verdiniz? Bu oyunun altında yatan ‘dert’ neydi?

Tutsana Ellerimi üç sene içinde, dönem dönem yazdığım bir hikayeydi. Geçen sene bitirip ikincikat’a verdim. Kabare-oyun arası bir anlatım denemesi bir yandan. Yeşilçam filmlerinin buluşamayan, olamayan aşklarını bugünün değer yargıları ile sorgulayan bir melodram taşlaması.

Feleğin çemberinden geçmiş semi-star şarkıcı Süreyya ve emniyet müdürü Halil’in 40 yıllık hikayelerini oraya sahneye çıkmak için gelen ve bu kara- komik hikayenin içinde kalan, sosyal medya fenomeni genç ikon-şarkıcı Sibel ile birlikte izliyoruz. 1980-2016 yılları arası Türkiye’si dönemin pop müziğinin melankolisi eşliğinde anlatılıyor. Hepimizin yaşadığı şeylerden bahsediyor aslında.

Yan yana durmayı, el ele vermeyi, güç dengeleri içinde sevmeyi bilememek, belki becerememek; korku ve yetersizlik hisleri ile kendini baltalamak gibi insan halleri ile yüzleştirme denemesi sanırım. Melankolik oldurmayan söylemi ve hikayeleri bitirip, anın içinde yaşamayı, ama orada da derinleşmeyi, bilgi sahibi olmayı öneriyor. ‘Olan gerçek olan, bunu kabullen’ akılcılığı ve gerçekliğini hatırlatmaya çalışıyor. Sanırım ben de böyle bir dertle yazdım. Hem kendim için, hem izleyiciyi yaşadığımız günlerdeki ilişkiler, hayat algısı ile ilgili düşündürmek için.