Kimseye 'yaranamayan' bir yazardan, yazması zor bir kitap

GÖKÇE GÜNDÜÇ

gokce.gunduc@gmail.com

@GokceGunduc

Ömrümün üç ayını orada geçirmeme rağmen, Los Angeles hakkında hiç yazmamış, senelerdir neredeyse hiç konuşmamış ve hatta oradaki yaşantımı yıllardır aklıma bile getirmemiştim. Bunun en bariz nedeni, orada yaşamış Gökçe’yle aramdaki bağların neredeyse tamamen kopmasıydı sanırım; üniversitenin ilk yılını bitirip soluğu ABD’de almış bu kişiye artık hiç benzemiyordum.

‘Breaking Bad’ ya da ‘Mad Men’ gibi, kurgusu sağlam karakterleri derin dizileri bitirdiğinizde de olur. Kahramanın nasıl da başkalaştığını, başlangıçtaki haliyle arasında nasıl bir uçurum açıldığını, onun birinci sezondaki haliyle son sezondaki halini kıyaslamadıkça fark edemezsiniz. İğneyle kazılmış bir uçurumdur bu çünkü. Bir bölümden diğerine geçerken, çok dikkatli bakmadıkça anlaşılamayacak kadar ufak bir değişiklik meydana gelmiştir. Ve başlangıç noktasını hatırlamadıkça, hikayedeki ‘bildungsroman’ tadını maalesef alamazsınız.

Paul Beatty, çev. Fuat Sevimay, Hep Kitap, 304 sayfa.

15 yıl önce Los Angeles’ta bulunmuş Gökçe, ilk kez yabancı bir ülkenin sınırlarındaydı. Uzun bir uçuşun ardından, havaalanından onu alan aracın penceresinden seyrettiği sokaklar, yorgunluğun ve uykusuzluğun da etkisiyle, gerçeklik duygusunu bozuyordu. Türkiye’dekilere hiç benzemeyen bu caddeler, sinemada gördüklerinin aynısıydı ve şimdi arabanın penceresinden bir film izliyormuş gibi hissettiriyordu ona. İngilizcesine güvenmeyen, sokağın kodlarını bilmeyen, ne bir çocuk, ne de bir yetişkin sayılabilecek bu kadın, acemice iş arayıp neyse ki bulmuştu.

Türkiye’nin ayrıcalıklı kesimine mensupken her şeyi bırakıp geldikleri ABD’de alıştıkları takdiri göremeyen, azınlık psikolojisini taşımaya çalışırken sık sık sendeleyen arkadaşlarıyla Türkçe, birlikte çalıştığı Meksika asıllı Amerikalılarla İngilizce konuşuyor, onların memleket hikayelerini de, “Biz Meksikalı değil, Amerikalıyız” çıkışlarını da aynı ilgiyle dinliyordu. Siyahiler İngilizcelerini anlamadığı, üstelik vücut dillerini de okuyamadığı için çekindiği insanlardı.

Beyazlar ise çalıştığı dükkana kahve almaya gelen, sörfe ve kumsalda voleybol oynamaya düşkün, gerçek olamayacak kadar neşeli ve özgüvenli, bu özellikleri nedeniyle sinir bozan, şımarık kişilerdi. En bakımsız semtlerini bile hayranlıkla izlediğim o şehre bir kez daha gitsem, her şeyi hatırladığımdan çok başka türlü bulacağım, döndüğümde her şeyi başka türlü anlatacağım elbette. Tıpkı bir başkasından, mesela 1962 yılında orada doğan ve Boston’dan gelen kabulü fırsat bilip üniversiteye gitmek için orayı kaçarcasına terk eden, siyahi yazar Paul Beatty’den, aynı şehri bambaşka bir anlatımla dinleyebileceğiniz gibi…

Beatty’nin ilk romanı ‘The White Shuffle’, Los Angeles’ta geçiyordu. Üçüncü romanı ‘Slumberland’, oralı bir DJ’in Berlin’de geçen hikayesini anlatıyordu. Yazarın dördüncü kitabı ‘Seri Sonu’ ise bir adım öteye geçip şehri, bir roman karakterine dönüştürüyor. Üstelik ilhamını da yazarın ‘garip’ diye nitelediği, siyahi nüfusun yoğun olarak yaşadığı bazı bölgelerinden alıyor: Richland Farms ve Watts.

Literary Hub’dan Oscar Villalon’a şöyle anlatıyor Beatty: “Kız kardeşim orada (Richland Farms) öğretmenlik yapardı; Compton’ın küçük bir kesimidir. Hâlâ düzenliyorlar mı bilmiyorum ama annem de çocukken bizi Watts Geçit Töreni’ne götürürdü; Watts Ayaklanmaları’nın kutlandığı bir etkinlikti bu. Ayaklanmaları değil tabii… Herhalde bu ayaklanmalardan sağ çıkışlarını kutluyorlardı. Oraya gidip sokakları dolaştığınızda, at sırtında gezen siyahi insanlar görürdünüz; sokak boyunca öylece ilerlerlerdi. Bu görüntü, aklımdan hiç çıkmadı.”

Yazarın ‘Seri Sonu’nda anlattığı Dickens da bu törendeki gibi, siyahilerin tarihinden kesitlerin sergilendiği absürt bir sahneyi, bir film platosunu andırıyor. Fakat bulunduğu bölgenin etrafı değer kazandıkça, doğal bir kentsel dönüşümün sonucu olarak, Dickens haritadan siliniyor. Kitabın baş karakteri Bonbon da onu yeniden kurmayı görev belliyor.

Man Booker ve sonrası

Beatty, ödülün kimlere verileceğine ilişkin kurallar değiştikten sonra, 2016 yılında Man Booker’ı alan ilk Amerikalı oldu (Daha evvel ödül, İngiliz İmparatorluğu’na bağlı ülkelerden ve İrlanda’dan yazarlara açıktı). Bu ünlü ödüle 2015’te yayınladığı ‘Seri Sonu’ ile layık görülünce, kaleme aldığı (‘Seri Sonu’ dahil) dört roman ve iki şiir kitabıyla ABD’de belli bir okur kitlesi bulunan yazarın önü Avrupa’da da açıldı. Başlangıçta İngiltere’de kendisine güçlükle bir yayıncı bulan, iyi olduğu halde keskin hicvi ve alışılmadık çizgisi dolayısıyla satmayacağı belirtilerek defalarca geri çevrilen kitaba yönelik ilgi büyüdü. ‘Seri Sonu’nun geçtiğimiz günlerde Türkçe okuruyla buluşması da, ödülü takip eden bu sürecin bir uzantısı sayılmalı şüphesiz.

Sadece doğduğu Los Angeles’ın ve içeriden gözlemlediği ırkçılığın ya da siyahi muhafazakarlığın değil, aldığı psikoloji eğitiminin, Columbia’da verdiği yazarlık derslerinin, Kurt Vonnegut’un (bilhassa ‘Şampiyonların Kahvaltısı’ndaki) mizahına ve George Orwell ile ‘Madde 22’ye duyduğu hayranlığın izlerini de, Beatty’nin kitaplarında sürmek mümkün. Öğrencilerine özgünlük telkin eden, onları uçları denemek konusunda yüreklendiren yazarın, kutsal olanı ve toplumsal hassasiyetleri diline dolayan, hiçbir şeyin unutulmasına ya da hiçbir zulümle uzlaşılmasına izin vermeyen üslubu, David Grossman’ın ‘Bir At Bara Girmiş’indeki hicivle, kullanılan toplumsal malzeme itibariyle ise Colson Whitehead’in ‘Yeraltı Demiryolu’yla akraba. Ama yine de ayrı bir yerde, biraz daha uçta duruyor.

Babasının Anna Freud’u

‘Seri Sonu’nun teşekkür bölümünde William E. Cross, Jr.’ın ‘Zenciden Siyahiye Dönüşüm Deneyimi’ adlı makalesini anan Beatty, üniversitede psikoloji okurken eline geçen bu makaledeki tabloyu bir poster misali odasının duvarına asmış. The Guardian’dan Elisabeth Donnely’e verdiği röportajda, ona neyin ilgi çekici geldiğini ise şöyle açıklıyor: “Komik ve ustalıklı olduğunu düşünmüştüm. Yanlış hatırlamıyorsam, ‘kendisini gerçekleştirmiş bir siyahide şu şu belirgin nitelikler dikkat çeker’ tarzı bir şeydi. ‘Bunlar bir siyahiyi, gerçek bir siyahi yapan özelliklerdir’ diyordu. Gülünç bulmuştum.”

Kitabın baş karakteri Bonbon da, bebekliğinden itibaren, siyahi ırkın öne çıkan niteliklerini kanıtlamak isteyen psikolog babasının deneylerine maruz kalıyor. Onun Anna Freud’u olduğunu söylüyor. Ayrıca siyahi muhafazakarların üzerinde pek kafa yormadan söyledikleri, “Bizi biz yapan değerlere sahip çıkmalıyız” minvalindeki sözlerle alay ediyor. Sanıyorum ki, bunları yazarın psikoloji eğitiminin kitaba etkisi olarak düşünmek mümkün.

‘Little Rascals’ı anmadan olmaz

‘Seri Sonu’nda beyazların ikiyüzlülüğüne ilişkin bölümler, elbette geniş yer tutuyor. Fakat bu, öyle bir tanım yapılabileceğini kabul edersek şayet, siyahilerin edebiyatında zaten sık rastlanan bir tema. ‘Bir siyahtan beklenenin ötesine geçmeyi hedefleyen’ Beatty ise daha fazlasını yapıp Bill Cosby’de vücut bulduğunu söylediği siyahi muhafazakarlığı da kitaplarında işliyor. Bu noktada Beatty’e ilham veren ‘Little Rascals’ı anmadan olmaz.

Amerikan yapımı bu kısa filmler, sessiz sinema döneminin başından İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, uzun metrajlı filmler başlamadan önce gösteriliyor. Siyahi ve beyaz, kız ve oğlan çocuklarının rol aldığı ‘Little Rascals’ın, ciddi bir bölümü günümüzde ırkçı bulunarak eleştiriliyor. Böylece devreye, filmlerden en feci olanları satın alıp halının altına süpüren Bill Cosby giriyor.

Beatty’e göre bu hamle, geçmiş sayfaları kapatarak yola devam etme yönünde bir zorlama. Ve kitabına ‘Little Rascals’ın siyahi oyuncularından bir kurgusal karakter koyacak kadar bu durumun üzerinde duruyor. Filmin en ırkçı sahnelerinde rol alan Hominy adlı bu karakter, oynadığı sahneler artık gösterilmediği ve bu sebeple artık unutulduğu için bunalıma giriyor. Böylece tetiklenen bazı olayların sonucunda da Bonbon’un kölesi olmak konusunda diretiyor. Romanın açılış sahnesi de bu inadın bir sonucu. Kendisi de bir siyahi olan Bonbon, yasağa rağmen bir köle sahiplendiği için yargılanıyor.

‘Seri Sonu’nu yedi yılda yazan Beatty, Man Booker ödülünü aldığı seremonide, “Bu yazması zor bir kitaptı; okumanın da zor olduğunu biliyorum. Ben sadece kendim için bir alan açmaya çalışıyorum. Umarım bu yolla başkaları için de bir alan yaratıyorumdur” demişti. Yazarın romanda sıklıkla kullandığı ‘zenci’ kelimesinin birçok kişi tarafından saldırı olarak algılanabileceği de, kitaptaki mizahın komik bulunmama ihtimali de birçok eleştirmen tarafından dile getirildi. Bir söyleşisinde, “Kaldırımlarda kitap satan şu siyahi kitapçılara bakıyorum da, asla benim kitaplarımı satmıyorlar. Bu yeterince siyah olup olmamamla ilgili bir durum olmak zorunda değil. Belki de onlara göre, yeterince popüler değilimdir; bilemiyorum” diyen yazar, hiç kimseye yaranamayanlardan galiba…

Şimdilik Türkçedeki tek kitabı olan ‘Seri Sonu’ ise onunla tanışmak için güçlü bir başlangıç.