
ECE KARAAĞAÇ
ece.karaagac89@gmail.com
@ecekaraagac_
Göreni çıldırtan yaratıkların ortalıkta cirit attığı bir dünyada gören gözlerin hiç kimseye bir faydası yok. En güvendiği duyusundan mahrum kalan Malorie sadece kendisini değil, karnındaki bebeği de hayatta tutmak zorunda.
Dünyada 2014 yılının en ses getiren kitaplarından biri olan ve hakları 16 ülkeye satılan ‘Kafes’ bu kez başrolünde Sandra Bullock’un olduğu bir Netflix yapımı olarak karşımıza çıkıyor. Gerilim dozu yüksek bu hikayenin yazarın çalışma masasından televizyon ekranlarına uzanan macerasını yazar Josh Malerman’la konuştuk.
‘Kafes’ sizin çıkış kitabınız ve şimdi de sinema uyarlaması Netflix’te yayına giriyor. İlk kitabınızla böyle büyük bir şöhret kazanmak sizi nasıl etkiledi? Sonraki kitaplarınızda performans kaygısı yaşadınız mı?
Aslında ‘Kafes’i bitirmeden önce onca kitap yazmış olmanın faydalarından biri ikinci ya da üçüncü kitabı yazma baskısını hiç hissetmemiş olmamdı.
‘Kitaplarımı devasa bir TV şovunun bölümleri olarak görüyorum’

Açıkçası her bir kitabın ‘Kafes’in yaptığı şeyi ‘hayatta tutması’nı istediğimin farkındayım ama kendi dünyamda her kitap birbirinden güzel. O yüzden tıpkı herkes gibi kaygı duymama karşın diğer kitaplarımı da güle oynaya görücüye çıkarıp, ‘Kafes’e verdiğim kadar özen gösteriyorum.
İşlerimi her zaman bir ‘kariyer gelişimi’ meselesi olarak gördüm. Mevkiim, markam ya da başka bir şeye kafayı taktığımı kastetmiyorum, daha ziyade tüm kitapları devasa bir TV şovunun bölümleri olarak gördüm hep. Sanki ‘Kafes’ şovun ilk bölümü, ‘Gölün Dibindeki Ev’ de ikinci bölümüymüş gibi. Albümü oluşturan şarkılar gibi. Umarım gün gelir de ayrı birer hikayeden daha fazlasını oluştururlar.
İlk romanınız 39 yaşındayken yayınlandı. Geç sayılmamakla birlikte, yazmaya başlamak için erken bir yaş da değil. Yazarlık serüveniniz nasıl başladı?
Yazma sürecim eğlenceli geçiyor çünkü 39 rakamına minnettarım. Tüm bunlar 22 yaşımdayken gerçekleşmiş olsaydı aklımı yitirebilirdim. Ama düzenli olarak, öylesine, uzun süredir yazıyorum.
‘Kitabın ritimleri, temposu benim için çok önemli’

Bu süreç son derece basit. Beni harekete geçiren uzun bir fikirler listesi var, her seferinde kendimi birine adıyorum ve o fikri gerçekleştirene kadar her gün yazıyorum. Bunun sonucunda ofisimde bir sürü taslak çıkıyor ama eseri yeniden yazmaktan hiç korkmuyorum. Bundan heyecan duyuyorum çünkü taslağın sanat eserine dönüşebildiği yer tam da yeniden yazımlar.
Aynı zamanda The High Strung grubunun da solistisiniz ve bir yandan grubunuzla sahneye çıkıyorsunuz. Bu hayat düzeni yazma pratiğinizi nasıl etkiliyor?
Grup ve kitaplar arasındaki en yakın bağın yazma fikri ve ritim arasındaki bağ olduğunu düşünüyorum. Çoğu zaman odada yanımda görünmez bir davulcu varmış gibi hissediyorum. Görünmez bir davul setinin başında oturan bir kadın ya da adam varmış da ben kitaba başladığım zaman çalmaya başlıyormuş gibi.

Kitabın ritimleri, temposu benim için çok önemli. Keşfettiğim bir diğer şey ise notlarla aramın iyi olduğu. Editörüm bana notlar gönderdiğinde onların hikayede nasıl işe yarayacağını neredeyse hep görebiliyorum. Bu da muhtemelen uzun yıllar grupta çalmamdan, grup kararlarının bir parçası olmamdan kaynaklı.
Romanınızın baş karakteri Malorie hamile. Flashforward sahnelerinde de karşımıza aynı yaşta iki çocukla çıkıyor. Malorie’nin hamile olmasının hikayeye ne gibi bir katkısı var sizce?
Malorie’yi güçlü, akıllı, bağımsız bir kişi olarak görüyorum. Hamile olmasaydı evde alınan kararlarda daha büyük bir paya sahip olabilirdi. Tom gibi biri olabilirdi. Ama hamile olması, doğacak ilk bebeğinin üzerine titrerken onu bir şekilde umursamazlığa, gözlem yapmaya itiyor. İçinde bulunduğu açmazı da kötüleştiriyor. Çünkü bayağı çılgın bir dünyaya çocuk getirmeye çalışıyor! Yine de bir şekilde güçlü, akıllı ve bağımsız olduğunu gösteriyor. Fakat çocuklar doğana kadar Malorie’nin ne kadar güçlü olduğunu tam olarak göremiyoruz.
Bana göre romanın en iyi fikri söz konusu yaratıkların şeklen belirsiz ve soyut olması. Bu fikrin nereden çıktığını merak ediyorum. Sizin de göze görünmeyen korkularınız var mı?
Benim için bu korku daima sonsuzluk kavramı, zihinlerimizin sonsuzluğu idrak edememesi olmuştur.
‘Dışarı bakınca deliye dönüyorsunuz’

O yüzden sonsuzluğu artık vücut bulmuş, aramızda olan bir şey gibi düşünelim. Sonsuzluk kapıyı çalar, açarsınız ve sonsuzluk tam da önünüzde durmaktadır. Onu idrak edemezsiniz, haliyle kafayı sıyırırsınız. Hep ‘aklımı yitirmek’ten korktum. O yüzden deliliği beraberinde getiren bir kavram yaratma fikri bana “Tamam, bu hikayeyi hemen yazalım” dedirtecek kadar ürküttü.
Karakterleriniz güvenli alanı evde buluyor. Kendilerini korumak ve dış dünyayla bağlarını koparmak için evin içine giriyorlar. Bu da bana hem Türkiye (Taksim saldırısı) hem de dünyadaki (Orlando’daki gay bar saldırısı) terör saldırılarının ardından oluşan durgunluğu hatırlattı. Türkiye’de çoğu insan günlerce evinden hiç çıkmadı. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
‘Kafes’i günümüzde dünyanın ne kadar çılgın olabileceği metaforu olarak düşünmeksizin okumanın imkansız olduğunu düşünüyorum. Dışarı bakınca deliye dönüyorsunuz. Ama yazarken ille de böyle düşünüyorum diye bir şey yok. Dünyayı daha ziyade sizi deliye döndüren bir kavram olarak görüyorum. Kitabı zihindeki bir meditasyon, idrak edebildiğimiz şey olarak görüyorum. Rorschach Testi gibi.
‘Kafes’i yazarken romanınızın günün birinde bir sinema filmi olabileceğini düşünmüş müydünüz? Romanınızı ekranda görme fikri size ne hissettiriyor?
‘Gerçeküstü’ sözcüğünü kullanmak daha cazip geliyor. Ama bana göre gerçek gerçeküstü, tüm bu fantaziyi yirmi yıldır yaşıyor olmam. Yaşananlar hiper-gerçekmiş gibi geliyor. Sanki gözümün önünde renkleri ve çizilen fantazinin detaylarını izliyormuşum gibi. Sanki uzun zamandır bir çizimde yaşıyormuşum gibi.