IŞIN ELİÇİN
Ne zaman Yunan’a ‘tembel’ dense aklıma Lafonten’in ünlü ağustos böceği ve karınca fablından uyarlanmış bir fıkra gelir.
Malum yaz boyunca karınca kışa hazırlanırken ağustos böceği saz çalmış şarkı söylemiş. Havalar soğuyunca da, üşüyüp acıkan ağustos böceği karıncanın kapısını çalıp yardım istemiş. “Yok öyle yağma” demiş karınca, “Bütün yaz saz çaldın oynadın…” Ağustos böceği yanıtlamış: “Sazı ne karıştırıyorsun stokçu herif…”
Yunanistan tam altı yıldır ekonomik krizle boğuşuyor. Tam altı yıldır komşudan protesto, grev, yoksulluk, intihar, politik istikrarsızlık, aşırı sağın yükselişine bağlı yabancı düşmalığı ve şiddet haberleri geliyor.
Fakat bizler genelde bu haberlere kayıtsızız. Çünkü besleyip büyütmekten vazgeçmediğimiz tarihi düşmanlık bir yana, komşuyu ‘tembel’ biliyoruz. Böyle bir önyargımız var.

Beter olmuşlar hakikaten!
Üstelik, biz ‘çalışkan’ komşular, ekonomik büyümemizle, artan alım gücümüzle mesut, ne zaman Yunanistan’a gitsek herkesin cafelerde tavernalarda sürekli ‘çalıp oynamaya’ devam ettiklerine tanık oluyoruz. O zaman da, her nasılsa, “Eh işte bak, üretim yok, tüketip duruyorlar, sıksın AB kemerlerini, beter olsunlar” deme hakkını kendimizde görüyoruz.
Beter de olmuşlar maalesef. Geçen haftasonu Atina’da bir toplantı vesilesiyle biraraya geldiğim Kathimerini gazetesinin İngilizce edisyonunun genel yayın yönetmeni yardımcısı Nick Malkoutzis’in anlattıkları çarpıcıydı.
Krizin sosyal boyutları
Nick diyordu ki, “Sosyal eşitsizlikler ve hükümetin bütçe yükünü adil dağıtmıyor oluşu, toplumun bazı kesimlerinin krizden fazla etkilenmemesine neden oluyor. Gözlemciler de genellikle değerlendirme yaparken bu kesimleri baz alma hatasına düşüyorlar. Ayrıca evsizlik, yoksulluk gibi krizin en kötü sonuçlarının kamusal alana taşınmamasını büyük ölçüde aile kurumunun güçlü oluşuna borçluyuz. O yüzden, krizin sosyal boyutu, esas olarak, oturma odaları, iş yerleri, fabrikalar, hastaneler gibi kolay gözlenebilir olmayan alanlarda kendini gösteriyor.”

Yüzde 13 klinik depresyonda
Hadi rakamlara da bakalım:
– Yunanistan İstatistik Kurumu’nun (ELSTAT) son verilerine göre nüfusun yüzde 34,6’sı yoksulluk ve sosyal dışlanma riskiyle karşı karşıya. Bu Avrupa Birliği ülkeleri içindeki en yüksek oran.
– Ülkede şiddetli maddi yoksunluk çekenlerin oranı ise yüzde 19,5. Bu oran da Avro Bölgesi ülkeleri içinde en yüksek olanı (örneğin: Portekiz’de yüzde 8,6, İspanya’da yüzde 5,8).
– Kriz sırasında Yunanistan’ın ekonomik faaliyetlerinin yarısının gerçekleştiği Attica bölgesinde işyerlerinin yüzde 30’u kapandı.
– Son dört yıl içinde işsizlik oranı yüzde 160 artarak 2014’ün ilk çeyreğinde yüzde 27,8’e fırladı. Çalışanların dörtte biri maaşlarını üç ila 12 ay gecikmeyle alabiliyor.
– İşsizlerin yaklaşık yüzde 71’ine karşılık gelen yaklaşık 1 milyon Yunan 12 aydan uzun süredir emek piyasasının dışında kalmış durumda.
– İşsizlik parası sadece ilk 12 ay ödeniyor ve ayda 360 Euro. Halihazırda Yunanistan’daki işsizlerin sadece yüzde 15’i devlet yardımı alıyor.
– Son altı yıl içinde devletin sosyal güvenlik ve sağlık harcamaları %18 azaldı.
– Atina Üniversitesi’nin bir araştırmasına göre, Yunanların yüzde 12,3’ü klinik depresyondan muzdarip (Bu oran 2008’de 3,3 imiş).
– İşsizlerin parasız veya indirimli sağlık hizmetlerinden yararlanabilme süresi ise 2 yıl.
– Yunan ailelerin yüzde 48,6’sının ana gelir kaynağı emeklilik maaşı. Halen ortalama emekli maaşı ayda 700 Euro ama önümüzdeki iki yıl içinde aşamalı olarak yarıya inecek.
– Son bir veri daha: Eğer Yunan ekonomisi önümüzdeki yıllarda yüzde 3 ila 4 büyüme gösterebilirse, kriz nedeniyle kaybedilen istihdamın yeniden yaratılması 20 yıl alacak deniyor.
Dayanışma zemini
Nick’in sunumunu dinledikten sonra aklıma Zizek’in geçen yaz Gezi protestoları ertesi Yunanistan ve Türkiye’den bahseden yazısı geldi aklıma. Yeniden okudum. İlgili bölümü burada sizinle de paylaşmak istiyorum:
“İki komşu ülkeyi, Yunanistan ve Türkiye’yi karşılaştıralım.
İlk bakışta, tamamen farklı görünmekteler: Yunanistan çok yıpratıcı bir kemer sıkma yıkıcı siyaset içinde sıkışmış haldeyken Türkiye yeni bir bölgesel süper güç olarak ortaya çıkmakta.
Ancak ya her Türkiye her kendi Yunanistan’ını üretir ve içerirse, yani kendi sefalet adalarını içerirse?
Brecht’in ‘Hollywood’un Ağıtları’nda yazdığı gibi, Hollywood’un köyü buradaki insanların cennet anlayışına göre planlandı. Buralardakiler Tanrının bir cennet ve bir cehennem isterken, iki mekan tesis etmelerine lüzum olmadığına ve sadece bir tanesinin yettiğine karar kıldılar, o da cennetti, müreffeh ve başarılı olmayanlar için cehennem olan…
Brecht’in şiiri günümüzün ‘küresel köy’ünü iyi ifade ediyor. Katar ya da Dubai’nin zenginlerin oyun alanı olması göçmen işçilerin neredeyse kölelik koşullarında çalışmalarından geçer. Yunanistan ve Türkiye’ye daha yakından bakarsak, özelleştirme, kamusal mekanın dönüşümü, soysal hizmetlerin kısılması ve otoriter siyasetin yükselmesi benzeşir.
Yunan ve Türkiye’li protestocular temel bir noktada aynı mücadele içinde. Doğru istikamet bu iki mücadeleyi koordine etmek, ‘vatansever’ hislerle ayartılmayı baştan reddetmek ve her iki ülkenin tarihsel düşmanlığını geride bırakarak dayanışma zeminleri aramalarıdır. “
Atina’da anarşistlerin mahallesi olarak bilinen Exarcheia’da ben böyle bir zemine rast geldim. İşte fotoğrafı:

“ Berkin Elvan 15 yaşında öldürüldü, erken giden kardeşimiz için.”