Knausgaard'ın 'Sonbahar'ından bir kuple: Görmek bir şeyden etkilenmektir

sanat@diken.com.tr

‘Kavgam’ serisiyle dünyada sıradışı bir edebi fenomen haline gelen Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard’ın bir serisi daha var: Mevsimler.

Knausgaard, 2009 yılında ‘Kavgam’ serisinin ilk cildini yayınladığında kitabı Norveç’te 500 bin adet sattı. Bugün kitapları 40 dile çevrilmiş durumda.

Hayranları ve nefret edenleri ver. Yazdıklarının edebiyat olduğunu ya da çöpten ibaret olduğunu düşünenler var.

Bunun sebebi ise Norveçli yazarın hayatını olduğu gibi kitaplarına aktarması. Öyle ki ailesindekilerin adını ve yaşanmış en mahrem olayları dahi kurgulamadan anlatıyor. Bu yüzden ailesiyle arasının bozulduğu bile öne sürüldü. Ama ne olursa olsun, kendisi artık yeni bir türün (autofiction – özkurgu) temsilcisi ve ‘Knausgaardmania’ çılgınlığının baş figürü.

Knausgaard’ın dört mevsimden oluşan yeni kitap serisi, doğmamış kızına yazmış olduğu mektuplardan oluşuyor. Fragmanlardan oluşan bu kitap da tabii ki ‘Kavgam’ serisi gibi Knausgaard’ın kendi yaşamından kesitlerden, anılardan ve beklentilerden oluşuyor.

İşte serinin ilk kitabı ‘Sonbahar’dan bir kuple ilk kez Diken’de:

Liman Yunusları

Karl Ove Knausgaard, ‘Sonbahar’, çev. Haydar Şahin, Monokl, 228 sayfa.

Kayıkla fiyorda açılmıştık, gökyüzü gri ve ağırdı. Doğrudan fiyorttan yükselip birkaç yüz metre yüksekliğe ulaşan ve yer yer sislere bürünmüş koyu, boz bir duvar gibi görünen Lihesten önümüzde uzanıyordu. Saçlarım ıslaktı. Yağmurluğumun koluna sürdüğümde parmağım ıslanıyordu. Iskarmozlarda tıkırdayıp çatırdayan küreklerin sesleri her zamankinden keskindi; normalde kayıktan çıkıp açık sularda eriyen sesler o sırada kalıcıydı, onları yakınlara sıkıştıran sis diğer seslerin de bize ulaşmasını engelliyordu. Büyükbabam kayığı durdurup kürekleri içeri alınca etrafa bir sessizlik çöktü. Sular usulca, geniş ve şişkin dalgalarla kımıldanıyordu, yüzey neredeyse büsbütün pürüzsüzdü. Derken yakınlarda bir yerden akışkan bir ses geldi. Kuzenim başını kaldırdı. Büyükbabam ilkin tepki vermedi. Ses giderek yükseldi, akışkan sese cılız bir şıkırtı eklendi, suda bir şey hareket ediyordu. Kuzenim gösterdi, büyükbabam bakmak için döndü. Yalnızca birkaç metre ötemizde bir deniz hayvanı sürüsünün boyunları ve sırtları su üzerinde bir belirip bir kayboluyordu.

İçimi bir sevinç duygusu kapladı.

Beş altı tanesi yan yana yüzüyor, ne zaman yüzeye çıksalar hafiften beyazlayan suyu yararak ilerliyorlardı. O akışkan sesi hiç unutmayacağım. Ve görünüşlerini, hem neşeli hem de hedeflerine odaklanmış hareketlerle suda yanımızdan kayıp gidişlerini. Pürüzsüz grimsi kahverengi derilerini, çocuk boyunda küt bedenlerini, çıkık burunlarının üzerinde bulunan, gözleri olduğu aşikâr küçük siyah dairelerdeki pırıltıyı. Ve gülümsüyor görünen ağızlarını.

Daha sonra, liman yunusları gözden yitince, büyükbabam onların şans getirdiğini söyledi. Böyle şeyler söyleyip dururdu, alametlere ve kehanetlere inanırdı, ondan bunları duymayı sevsem de gerçekten doğru olabileceklerine bir an bile inanmamıştım. Şimdi inanıyorum. Sonuçta talihin ve talihsizliğin nasıl dağıtıldığını hiç bilmiyoruz, öyle değil mi? Rasyonel çağımızda çoğu kişinin düşündüğü gibi, kökenleri insan âlemine dayanıyorsa, yani mutluluğumuzu ve sefaletimizi kendimiz yaratıyorsak o zaman soru, bizimki gibi bir zamanda “kendimiz” dediğimiz şey, kalıtsal bir özelliği gerçekleştiren ve deneyimle düzenlenen, minik elektrokimyasal fırtınalarda etkinleşip devre dışı kalan ve belli bir şeyi hissetmemizi, düşünmemizi, söylememizi ve yapmamızı sağlayan hücreler toplamı değildir de nedir, sorusuna dönüşür. Söz konusu şeyin dışsal sonuçları da yeni içsel fırtınalara ve onları izleyen duygu, düşünce, ifade ve eylem dizilerine yol açmıyor mu? Böylesi bir indirgeme absürt ve mekanikçi; fakat liman yunuslarını belli özellikleri ve davranış dokuları olan deniz memelilerine indirgemekten daha absürt ve mekanikçi değil, çünkü yalnızca suyun değil zamanın da derinliklerinden yükselen, milyonlarca yıldır değişmeden kalan bu hayvanlarla karşılaşan herkes bilir ki onları görmek bir şeyden etkilenmektir: Sanki size dokunurlar ve böylece seçilmiş olursunuz.