Can Semercioğlu
cansemercioglu@diken.comtr @cansemercioğlu
İntihar girişimi, blues, kaybedilen bir hafıza ve zamanımızın bir kahramanı. İşte Burhan Sönmez’in yeni romanı ‘Labirent’ bu dört unsuru bir araya getiriyor.
Genç bir müzisyenin öyküsü ‘Labirent.’ Boratin isimli kahraman intihara kalkışır ve gözünü hastanede açar. Niye intihar etmek istediğine dair kafasında hiçbir fikir yoktur, hafızasını kaybetmiştir çünkü. Her şeyin bulanık olduğu, kendisine benzeyen bir şehirde kimliğini bulmaya çalışır Boratin. Unutmak mı daha yeğ, yoksa tüm geçmişi bir kenara bırakmak mı? Sönmez’in ‘Labirent‘te yanıtını aradığı esas soru da bu.

‘Labirent,’ Sönmez’in dördüncü romanı. İlk romanı ‘Kuzey’i 2009’da yayınlanan Sönmez, 2011’de ‘Masumlar’ı, 2015’te de ‘İstanbul İstanbul’u yazdı. Geçen sene Vaclav Havel ödülünün, bu sene de EBRD Edebiyat Ödülü’nün sahibi olan Sönmez, Uluslararası PEN yönetim kurlu üyesi.
Biz de Sönmez’le beraber ‘labirent’in içine girip hikayenin içinde kaybolduk.
Labirent’i yazma fikri sizde nasıl oluştu? Hikaye kafanızda nasıl gelişti?
Hikayeden önce, parçalar oluşuyor ve yavaş yavaş gelişiyor. Mesela, içinde blues olan bir şey yazma isteğim yıllardır vardı. Borges’i taklit etmeyen (buna cüret edemem) ama onu anan bir şey yazma duygusu yıllardır içimdeydi. “Belleğimizle nasıl bir ilişkimiz var” sorusu sık sık zihnimde dolanırdı. Buna benzer parçaların aynı kitapta buluşması ise, hikayenin oluşmasıyla başladı.
‘Canına kıymaya teşebbüs eden ve sonra belliğini yitiren bir toplum muyuz?’
Hikaye, birinin, hayatına son verme isteğinin başarısız olması, ama hatıralarını yitirmesi üzerine kurulmalıydı, öyle düşündüm.

Biz ülke olarak her otuz yılda veya elli yılda bir canına kıymaya teşebbüs eden ve sonra belleğini (veya varlığının bir parçasını) yitiren bir toplum muyuz? Toplum olarak neyi anımsıyor, neyi unutuyoruz? Bu bir tercih mi? Bu toplumda ve bu çağda bir birey, benzer sorularla yüzleştiğinde neler hisseder? Roman boyunca benzeri soruları düşünüp durdum. Tabii ki bunlara cevap arama niyetim olmadı, roman bunun aracı değildir. Yalnızca, sorulara cevap veremeyen birini (içimizden birini) anlatmaya, onun gözüyle hayata bakmaya çalıştım.
Okuduğumda rock ve blues kültüründen etkinlendiğinizi gördüm. Yapmış olduğunuz bazı göndermeler de bana bunu hissettirdi. Rock ve blues ile nasıl bir ilişkiniz var? Siz de dinler misiniz?
Bu iki müzik türü, en çok dinlediklerim arasındadır. Bluesun aynı zamanda hüzün müziği olması da, onu seçmemde bir etken. Blues, kelime kökü olarak ‘hüzün/keder’ anlamına dayanmakla birlikte, bizim arabeskten daha fazla neşe barındırır. Diğer yandan, pek çok kişi tarafından, altın çağını geride bırakmış, artık zayıflamış bir müzik gibi görülür. Geçmişin müziğiymiş gibi. Romanın başkarakteri Boratin de, o geçmişle sorunlar yaşamaya başlarken, kendisini bluesun etki alanında bulur.
Boratin günümüzün bir karakteri mi, zamanımızın bir kahramanı mı?
Belki de ikisi birden. Günümüzün ana karakteri veya kahramanı olması, onun her şeyinin olumlu olduğu anlamına gelmez. Günümüzün baskın ruh hallerine ve kişilik eğilimlerine baktığımızda ne görürüz? Nasıl insanlarla karşı karşıyayız ve biz onlardan ne kadar etkileniyoruz? Bu sorular, aynı zamanda edebiyatın sorularıdır. Boratin, belki bir istisnadır. Ama istisna, Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşler’de dediği gibi, geleceğin aynasıdır bazen.
İntihar gibi edebiyatta söz edilmeye hevesli olunan bir konuyu aktarıyorsunuz kitabınızda. Varoluşçuluk, vicdan, yaşam ve ölüm kavramları hakkında neler söylemek istersiniz? Nitekim dile getirmenin kolay olmadığı başlıklar her biri. Bir yazar olarak görüşünüzü merak ediyorum.
Bütün hikaye konularının geçmişte yaratıldığını, bugünkü yazarların bunları tekrar ederek sadece yeni bakışlar vermeye çalıştığını söyleyen William Morris belki de haklıdır. İntihar, asırlardır anlatılan cazip konuların arasında yer alır.
‘Günümüz insanının geçmişten ne kadar kopabileceğini göstermek istedim’
Ben bunu ‘zamanın anlamı’ sorusu etrafında kurmaya çalıştım ve günümüz insanının geçmişten ne kadar kopabileceğini görmek istedim. Bellek olmayınca, yaşam ve ölüm kavramları da eski ağırlıklarını yitiriyor sanki. Ya da bana öyle görünüyor. Bu açıdan, yarattığım Boratin karakterine göre biraz eski kafalı olabilirim.

‘Labirent’, hafızayla olan ilişkimiz açısından da bir pencere sunuyor. Ama günümüzde artık bireysel hafızalara pek ihtiyacımız olmuyor; teknoloji bizim yerimize her şeyi kaydediyor. Bu konuya dair nasıl bir kavrayışınız var?
Evet doğru, teknoloji ve onun da içinde yer aldığı genel iktidar ilişleri, bizim yerimize her şeyi kaydediyor, düşünüyor. Her sokakta gizli kameralar var, bizim yerimize onların belleği daha değerli ve işlevsel görünüyor. Devlet arşivleri, banka kayıtları. Boratin o yüzden şaşırıyor, bir benliğinin olması için bu kayıtlara ihtiyaç duymasına anlam veremiyor. Onun belleğini yitirmesi, bir açıdan, resmi ve totaliter belleği inkar etmesi anlamına da gelebilir.
‘Bütün romanlarımda benzer dertler etrafında dolaşıyorum’
Günümüzde her birey, genel ‘büyük belleğin’ ağır gölgesi altında yaşarken, kendini bağımsız sanabiliyor. Boratin, bu yanılsamadan kopuş arzusunun (kopuş isteği değil, çünkü bilinçli değil) bir ifadesi de olabilir.
Labirent’i kendi yazma serüveniniz içinde nereye yerleştirebilirsiniz?
Daha önce yazdığım konulardan ve kullandığım üsluplardan farklı olması nedeniyle, yeni bir basamak oldu benim için. Diğer yandan, bütün romanlarımda benzer dertlerin etrafında dolaşıyorum. Mesela ‘zaman’ kavramı veya ‘hayal kurma’ gücü/güçsüzlüğü. ‘Labirent’te de bunları tekrar ettim, bu açıdan aynı meselelerin başka bir sesle ifadesi olarak da görülebilir bu roman.