Bu daha başlangıç; çekecek çok çilemiz var
B

NURAY MERT sonNURAY MERT

Başbakan Erdoğan, adaylığını açıklarken, “Bu daha başlangıç” dedi. Onu destekleyenler de coşkuyla aynı şeyi söylüyor. Acaba neyin başlangıcı?

Başbakan ve AKP’lilere sorarsanız, Türkiye’de yeni bir çığır açılıyor, hizmetler alıp başını gidecek, Tükiye uçacak, önünde kimse duramayacak… Ama en önemlisi Erdoğan cumhurbaşkanı seçildiğinde, ‘100 yıllık bir parantez’ kapanacak.

Neyin parantezi?

Gerçi bu parantezin 100 yıllık mı, 200 yıllık mı olduğu daha netleşemedi ama AKP ve destekçilerinin ağzından düşürmediği bir  ‘parantez’ konusu var ki üzerinde konuşulmaya değer.

Bugünden geriye sayarsak 100 yıl öncesi I. Dünya Savaşı’na denk geliyor. Ama asıl kastedilen belli ki II. Abdülhamid’in düşmesi ve ardından Meşrutiyet’in ilanından kısa bir süre sonra İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesi. Dönüm noktası sayılan bu. ‘100 yıllık parantez’den, ‘siyasette askeri vesayet geleneği’ kasdediliyorsa, biraz fazla genellemeci ama yine de anlamlı bir zaman dilimi söz konusu.

Hangi demokratik siyaset?

AKP’nin en çok övündüğü başarısı askeri vesayete son vermek olarak takdim edildiği için, vesayetten demokratik siyasete geçişten söz ediliyor olsa gerekir. Tek problem, bu vesayet parantezinin ne öncesi ne de sonrasında demokratik siyasetten söz etmenin mümkün olmadığı gerçeği. Gerçi AKP’lilere sorarsanız, demokrasimizde hiç sorun yok,  ama en iyisi onlara sormayıp genel demokrasi standartlarına bakmak.

Her şey bir yana, demokrasi tokat yemeden başbakanlara yuh çekilebilmesi demektir; başına bir iş gelmeden iktidarı özgürce eleştirebilmek demektir; kuvvetler ayrımının işlemesi demektir; yargı bağımsızlığı demektir, şeffalık ve hesap sorabilirlik/verebilirlik demektir. Türkiye’nin içinde bulunduğu halin bu olmadığı ortada.

Üzeri örtülemeyen darbe sistemi

Dahası, ‘Askeri vesayet kırıldı’ denilen ülkede, hala ‘darbe Anayasası’ ve darbe sistemiyle yönetiliyoruz. Seçim barajı, YÖK ve benzeri askeri rejim kurumları sapasağlam yerinde durduğu gibi, iktidar bunları eskisinden daha fazla yetkiyle donatmakla meşgul.

Şuuru kapalı bir darbe liderinin mahkum edilmesiyle üzeri örtülecek şeyler değil bunlar. Ama iktidara övgü yapmak için gerekçe bulmakta giderek zorlananlar için oldukça iyi bir fırsat olduğuna da kuşku yok.

Tabirdeki isabet

Ama, bu ‘100 yıllık parantez’ laiklik, Batılışama, çağdaşlaşma adına dayatmacı, dışlayıcı bir siyaset çizgisine işaret ediyorsa, bu tabir oldukça isabetli.

Demokrasiye bir türlü aklı yatmayan katı bir laiklik anlayışının vesayetinden gerçekten de ve çok şükür ki kurtulduk. Başörtülü öğrencinin eğitim hakkını bile gaspeden bir düzenden, nihayet, başörtülü kadınların kamu görevlerinde bile çalışabildiği, normal, hakkaniyetli, özgürlükçü bir noktaya geldik. Beni AKP iktidarında en çok sevindiren gelişme bu oldu.

Bu meyanda, kendini memleketin gerçek sahibi sayanlar tarafından, dindar, geleneksel, taşralı insanların utanmazca horlandığı bir dönemin sona ermesi ve toplumun geniş kesimlerinin bu toplumda özgüvenle yaşadığı bir ortamın sağlanmasını kayda geçmek gerek. AKP bu denli güçlü bir çıkış yapmasaydı, böylesi bir ortam mümkün olmayacaktı.

Bu gerçeği inkar edenlerin 2002 seçimleri sonrası gazetelerindeki kampanyalara bakmaları yeterli. Tabii bir de daha 2008’de son hamle olarak AKP’yi kapatma çabasını unutmamak gerek. AKP’liler bu konuda ne dese haklı, tüm olanlar çok utanç vericiydi.

Muhafazakar kesim öfkesine yenik düştü

Belki tam da bu nedenle, muhafazakar kesim güçlendikçe özgüven içinde geçmişin yaralarını geride bırakmak yerine öfkesine yenik düştü. Yenik düşmek bir yana, güçlendikçe öfkesini büyüttü de büyüttü. Yine Başbakan’ın deyişiyle ‘bilendi’.

Bir adım ötesinde, bu öfke ve intikamdan siyasi rant çıkarmaya başladı. Yoksa, dünün 28 Şubatçıları birdenbire ‘Beyaz Türk’ düşmanı kesilip iktidar etrafında yuvalanacak alan, yerleşecek mevki bulamazdı.

Bu dava ne davası?

AKP etrafında kümelenenlerin kaçta kaçının ‘dava’ insanı olduğunu Başbakan benden daha iyi bilir. Belli ki Başbakan ‘dava’ için, derdi başka şeyler olanlarla siyaseten beraber yürümekte bir beis görmüyor. Böylesi bir ‘dava’ nasıl temiz kalır diye düşünmek söz konusu olmayabiliyor.

Diğer taraftan, ‘dava’ ne davasıdır? İslam davası ise bin kere düşünmek lazım.

Böylesi bir kutlu davanın taşıyıcılığını ‘üstlenmek’ ile ‘vehmetmek’ arasında, vebali büyük ama, kendi çok  ince bir çizgi var. ‘Siyasal İslam’ın en büyük zaafı bu büyük meseleyi dert etmeden yola çıkmak, yıkıp dökmek, kırıp geçirmektir. İslami açıdan bakacak olursak, tarih büyük cihadı boş verip tantanayla küçük cihada çıkanların sebep olduğu vahim işlerle dolu.

İslami düzene varacak yolculuk

AKP’lilerin, katı laiklik anlayışına itiraz etmekten, laiklik denilen siyasi düzeneğe toptan karşı bir yola çıktığı anlaşılıyor. Belli ki bu başlangıç böyle bir başlangıç, belli ki başta Başbakan olmak üzere AKP’liler İslami bir düzene varacak yolculuğun dindarlığın gereği olduğuna inanıyor.

Siyasal İslam’ın bir diğer büyük çelişkisi de laikliği Batı modernliğinin yıkıcı bir icadı ve fesadı sayıp aynı siyasi tahayyülün ürünü  ‘demokrasi’ye bunca sahip çıkması. Bu noktada, tüm İslamcılar, Batı türünde olmayan bir demokrasi tanımı yapageliyorlar ama, sandık/seçim işine neden bu kadar önem veriyorlar belli değil.

Maslahatçılıktan ikiyüzlülüğe

Artık tüm bunları açık açık tartışmaya başlasak daha doğru, daha samimi ve daha adil olacak. Yoksa, maslahatçılık, düpedüz ikiyüzlülüğe doğru savrulup gidiyor.

‘100 yıllık parantez’ belli ki, en çok bu noktaya işaret ediyor, o halde konuyu dosdoğru konuşmaya da başlayalım.  Nitekim, Ali Bulaç bir süredir, bu konular üzerine yazıyor, okumayanlara tavsiye ederim.

Şu medeniyet iddiası

Diğer taraftan,  ‘100 yıllık parantez’in bir de ‘medeniyet iddiası’ var. Başbakan’ın konuşmasında da, din ve diyanetle ilgisi olmayan iktidar destekçilerinde de aynı milliyetçi vurgu sürekli karşımıza çıkıyor.

Osmanlı’nın parlak devirlerine gönderme ve bu karanlık devrin artık sona ermesi vurgusu, nerden baksanız, ‘Türk_İslam milliyetçiliği’ anlayışının ürünü. Ancak, tarihe fazlasıyla vurgu yapan bu telakkinin, tarihsel gerçeklikle pek alakası yok. Zira, Osmanlı’nın parlak devirleri, İttihat ve Terakki veya 100 yıl öncesinden çok daha önce sona erdi. Birazcık Osmanlı tarihi bilen herkes bunu bilir veya bilmeli.

Gerçekleri hatırlasak

Ayrıca, son zamanlarda  sıklıkla iddia edildiği gibi, 100 yıl önce, ne bugünün Ortadoğu’su coğrafyada ne de Müslümanların yaşadığı daha geniş coğrafyada, başı ağıran Osmanlı’dan medet umuyor değildi. Umanlar da çoğunlukla eli boş dönmek zorunda kalıyordu.

Zira, daha 1830’larda Cezair ve Tunus elden gitmişti, Hicaz’ı 1811’de Vahhabilerden Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa kurtarmıştı, ama o da kendi hanedanlığını kurmakla meşguldü. Nitekim kısa bir süre sonra İstanbul’u ele geçirme çabası içine girdi; Osmanlılar ona karşı ezeli düşmanları Rusya, sonra İngiltere ve Fransa’yla işbirliği yapmak zorunda kaldı, vs. Dersimiz tarih değil, ama madem her işin başı tarihi iddialar, biraz gerçekleri hatırlasak diyorum.

Ama tabii asıl önemlisi, tarihi gerçeklerden ziyade tarihin bugünümüzü nasıl şekillendirdiği, şekillendireceği.

Başbakan’ın başlangıç olarak gördüğü dönem, tarihi iddialarla yola çıkılan, farklı olana karşı çokça öfkeyle beslenen, ‘millet’ adına türdeş bir bütünü inşa etmeyi hedefleyen ve ‘dava’ adına mutlak iktidar kurgusunun tamamlanması planlanan bir dönem olacak. Bu tam bir otoriter rejim tarifidir, dahası bunlar her otoriter rejimin sıradan özelliklerdir.

Daha çekecek çok çilemiz var

Tüm otoriter rejimler muhayyel bir tarihi geçmişe dayanıp büyük ve kutsal davalar adına, tam sadakat talep eden, çoğunlukla bir liderin fetişleştirilmesiyle yola koyulan vahim maceralardır.

Belli ki, gerçekten de bu daha başlangıç, daha çekecek çok çilemiz var gibi görünüyor.