Erdoğan'ın Köşk duası!
E

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

murat sevincMURAT SEVİNÇ

Başbakan Erdoğan, inanılması güç bir sürpriz yaparak, cumhurbaşkanlığına aday oldu! Yanına; hızlı Kemalistleri, oy alamamaktan dolayı kötü fikir kulüplerine dönüşmüş bazı sol parti ve örgütleri, CHP’lilerin bir kısmını, ulusalcı parti ve yayın organlarını, anket firmalarını ve tabii kendi seçmenini alarak…

Fotoğraflar: Reuters
Fotoğraflar: Reuters

 

Nereden çıktı bu destekçiler demeyin. Erdoğan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ulusalcı/Kemalist ve CHP içi muhalefet kadar başarılı bir kampanya yürütemez. 2007 yılındaki o berbat 367 kararının da, 2008’de saçma sapan bir iddianameyla açılan kapatma davasının da müsebbibi aynı destekçilerdir.

AKP’ye çalışıyorlar

Sıfatları ve dahil oldukları partiler ne olursa olsun, AKP ile hiç ilgisi yokmuş gibi görünen azımsanmayacak bir yurttaş kesiminin ve örgütün, AKP çıkarları için canhıraş çalıştığı kanısındayım.

367 kararı verilmeden önceki aylarda AKP oyları anketlerde yüzde 35’ler civarındaydı. Karar ardından yapılan seçimlerde, neredeyse yüzde 50’yi buldu.

Yalnızca Aziz Nesin’lik bir ‘yanlış siyasi manevra’ değil burada sözü edilen. Bu kesimlerin, dünya görüşleri bağlamında birbirlerine hayli yakın oldukları kanısındayım. Milliyetçilikleri de, dünyayı algılamaları da benzer. Örneğin AKP hakkında dava açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Savcısı Abdurrahman Yalçınkaya ile partisi hakkında dava açılan Erdoğan’ın olup bitene bakışları ve siyaset yapma biçimleri arasında fazlaca bir fark olmadığını düşünüyorum.

Anket şirketleri de ‘oyuncu’

Uzatmayayım; CHP’yi ve tabii özel olarak Kılıçdaroğlu’nu tüketmeye ant içmiş olanlar, baştan beri AKP’nin doğal ve yılmaz müttefikiydiler zaten. Bunlara, farklı bir bağlamda, seçime dayalı temsili demokrasilerde elbette giderek daha önemli hale gelen ‘anket şirketleri’ni de eklemek mümkün.

Yalnızca elde ettikleri sonuçlardan söz etmiyorum. Çoğu zaman doğru tahminlerde bulunan, işlerini iyi yapan şirketler bunlar. Buna mukabil, seçmeni, belli bir tür yapının bekası yönünde manipüle etme yeteneklerinin olduğu açık. Bakınız daha propaganda süreci dahi başlamadan, Erdoğan’a desteğin, yüzde 55 civarında olduğunu belirtiyorlar. Tam da çatı adayı tartışması sürerken, bir kesim seçmen sandığa gitme konusunda tereddüt yaşarken, yaz tatili başlamışken vs… Masum birer ‘hesaplama’ şirketi değiller. Şirketler, oyunculardan biri konumunda. Yalnızca Türkiye’de de değil tabii.

Vahametin sol kanadı

Sol partiler meselesi ise vahametin diğer boyutu. Onların talihsizlikleri, içinde bulundukları temsili sistemin gerekleri, seçim barajı, ülkeye dair bir şey söyleyememek vs. Sonuç malum. İki sol grup bir araya geldiğinde en az üç fraksiyon çatışıyor ve bu çatışmadan ‘toplum’un hiç haberi yok.

Çok alıngandırlar, kızdırmak istemem ancak şunu söylemeden geçmeyeyim: Bir yandan sabah akşam parlamenter demokrasiyi küçümseyip diğer yandan sistemin ‘temel aracı’ olan oy verme meselesine bu denli meraklı olmak, matrak gerçekten. Türkiye’nin sosyalistlerinin bir kesimi, parlamenter sisteme, ‘seçim günü’ büyük değer veriyor!

Hızla, daha ‘muhafazakâr bir otoriterliğe’

tag-reuters-2 kopya

Yazının asıl konusu değil ancak dayanamadığım için (!) bir kez daha: Erdoğan cumhurbaşkanı seçilirse, Türkiye yeni bir sistem ve rejim tercihi yapacak. Ülkenin, büyük hızla, çok daha ‘muhafazakâr bir otoriterliğe’ savrulacağı kanısındayım. Aynı otoriterliğin, Kürt meselesinde de çuvallayacağından kuşkum yok. Bu denli otoriter, zaman zaman faşizan yöntemlerle ve sürekli merkezileşerek, daha demokratik bir yapının nasıl olup da kurulacağını aklım fikrim almıyor.

Allah’a havale

Konuya dönelim. Demem o ki, daha ilk günden, müthiş bir ideolojik bombardımanla cumhurbaşkanı ilan edilmeye çalışılan Başbakan, bu gidişle fazlaca propaganda yapmasa da olacak gibi. Zaten açılış konuşmasına bakılırsa propagandaya ihtiyacı yok! Laik TC’nin başbakanı işini, gücünü, ülkenin geleceğini, seçim propagandasını artık tamamen Allah’a havale etmiş görünüyor. İnanın böyle bir konuşmayı genel ‘idare’ içindeki Diyanet İşleri Başkanı dahi yapmayabilir. Belki, Papa.

Türkiye’de anayasal ilkeler çoktandır askıya alınmış durumda. Uygulanmıyor. Görmezden geliniyor. Çiğneniyor. Ancak az gelişmiş bir ülke ve zavallı bir demokrasi olduğumuzdan, herkes, idareciler, olduğu yerde duruyor. Hiçbir şey olmamış gibi.

Tam bir skandal

Hepsini bir yana bırakıp tek bir örnek verelim: Parlamenter sistemde yürütmenin iki başından biri başbakanın, istifa etmeden diğer baş için aday olması mümkün mü? Tam bir skandal.

Ama şimdi AKP’nin zevzek hukukçuları, ‘Anayasa’nın neresinde yazıyor istifa etmesi gerektiği?’ diyeceklerdir. Çünkü hukuktan anladıkları bu. Allah aşkına, bunun bir yerde yazması gerekir mi? Umurlarında dahi değil. Olmayacak da. Göreceksiniz.

Açılış duası

tag-reuters

İşte Başbakan’ın açılış duası da, çoktandır haber alamadığımız laiklik ilkesinin artık tümüyle çöpe atıldığını gösteriyor.

Laiklik anlayışları arasında fark elbette mümkündür. Ayrıca Türkiye laikliğinde, uygulamasında sorunlar olabilir ve tabii olmuştur da. Çünkü her ilke, siyasal mücadelelerin konusudur. Mücadelede galip olan o ilkenin yorumuna hakim rengi verir. Ancak bu renk, o anayasal ilkenin ‘canın istediği gibi’ yorumlanabileceği anlamına gelmez.

Türkiye’nin hukuk sitemi, bağlı olduğu sözleşmeler ağı ve ulus üstü hukukun ilkeleri buna izin vermiyor. Demem o ki, ‘Laiklik başbakanın kendisine yakışanı giymesidir’ dahi deseniz, bu tarz konuşmalar yapılamaz.

İdarenin başı tek bir inancın yanında saf tutamaz

İdarenin başındaki kişi; benim vergilerimle, Alevi’nin vergisiyle, ateistin vergisiyle, Ermeni’nin, Musevi ve Rum’un vergisiyle, laiklerin, Kemalistlerin, ulusalcıların, Müslümanların vergisiyle, türlü partileri destekleyen birbirine benzemez milyonlarca yurttaşın vergisiyle ve tabii sayılan/sayılmayan her bir insanın emeğiyle işleyen, ayakta duran devlet mekanizmasının bir görevlisi, başbakan, tek bir inancın yanında saf tutamaz.

Diyeceksiniz ki, ‘Deveye boynun neden eğri demişler…’ Doğru ancak, demokratik sistemin özünde yer alan bir ilkeden, laiklikten söz ediyoruz. Laiklik olmazsa, demokrasi olmaz. Başbakan’ın dindar olması başka, dini kullanıp alet etmesi, sömürmesi, dincilik yapması başka bir şey.

Memleket liberali de sıkıldı artık

Konuşmasının geneli, herkesin 10 küsur yıldır dinlediği, bıktığı hikâyeler. Bizlere bıkkınlık, alkışlayanlarına haz, Arınç’a gözyaşı vermesi dışında bir etkisi olmuyor artık. Memleket liberali ilk yıllarda benzer ‘balkon sohbetleri’nden çok etkilenirdi, ancak artık onlar da sıkılmışa benziyor.

Erdoğan adaylık duasında, herkese ne denli mağdur olduğunu bir kez daha anlatıp kendi konumuyla hiç ilgisi olmayan ıvır zıvır tarihsel örnekler verdi. Nereden gelip neler başardığını üstüne basa basa hatırlattı. Eski dostu, yol arkadaşı, müttefiki ‘paralel yapı’ya yine çok kızdı. Bugüne dek her ne yaptıysa, tersini iddia etti. Kutuplaştırıcı olmayan ve temiz yürekler için siyaset gibi… Bizler, ‘şaka gibi’ diyebiliriz ancak değil işte…

Başka bir rejim özlemi

Her neyse, konuşmanın genelinin bir önemi yok aslında. Buna mukabil ‘dine yapılan atıflar’ artık başka bir rejim özlemine işaret ediyor. Öyle, ‘Eyvah Şeriat geliyor’ çığırışları gibi, ‘Tehlikenin farkında mısınız?’cılık yapacak değilim. İyi güzel de, Anayasa’sında laik olduğu hükme bağlanmış olan bir ülkenin başbakanının, sürekli ve doz artırarak böyle konuşmalar yapması olağan karşılanamaz.

Ancak ne yazık ki, Ramazan programlarından servet kazanan hocaların TV yıldızlığına soyunduğu, bir inancın özünün tümüyle göz ardı edilip en sığ haliyle pazarlandığı Türkiye’de, yapabiliyor. Olağan karşılanıyor. Oysa Başbakan idareyi temsil eder. İdare, tüm inançlar karşısında yansız olmalıdır. Din pazarlamacılığı popüler oldu ve dönemin ruhu bu diye, görmezden gelinemez.

Amin, amin, amin

tag-reuters kopya 2

Konuşmasının başlangıcını aynen alıntılıyorum:

“Alemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun. Mülkün sahibi Allah’tır. Zaferin sahibi sadece ve sadece Allah’tır. Bu davayı bu hareketi bu mücadeleyi işte bugünlere eriştiren Rab’bime sonsuz hamdü senalar olsun.

Bu davanın bayraktarlığını yapmış her bir kardeşime Rab’bim rahmet etsin, onlardan razı olsun. Çıktığımız kutlu yolculukta Rabbim ayaklarımızı doğruluk üzere sahip kılsın.

Yarab sen ki kullarının hareketini takdir ettin, senin iznin olmadıkça hiçbir şey hareket etmez. Bizim hareketlerimizi doğruluk üzre kıl. Yarab bizim göğsümüzü genişlet, hayır işlerimizi kolaylaştır. 


Bugün bir güzel yolculuğa hazırlanıyoruz. Bizi kibirden muhafaza et yarabbi. Bizi, ailemizi bütün yol arkadaşlarımızı yolların tuzaklarından koru Allah’ım. Selçuklu sultanı Alparslan gibi kefenimizi giyerek, Kudüs Fatihi Eyyübi gibi zaferin kılıç ve atlarda değil Allah katında olduğuna inandık.

Sen ki her şeye gücü yetensin bu mübarek günde dileğimiz odur ki bu milleti bir kez daha zaferle müjdele ya Rab.

Bugün çıktığımız kutlu yolculuğu Türkiye için milletimiz için hayırlara vesile eyle ya Rab. Amin amin amin.”

‘Sağlam iradeye saygı duy’

Amin olmasına amin de kendisi Anayasa’ya göre seçilmemiş miydi? Halk seçmemiş miydi? Hükümet Anayasa’ya göre kurulmamış mıydı? Cumhurbaşkanlığına adaylık Anayasa ve ilgili yasaya göre olmadı mı? Şimdi diyeceksiniz ki, ‘Boşver bu elitizmi, CHaP ağzını, sağlam iradeye saygı duy.’ Eh duyalım, peki.

Hâl böyle ise, o zaman yazı da bir duayla bitsin: “Yüce Rabbim, şu bizim maaş işini diyorum… malumunuz, Maliye’den hayır yok!” Amin.