
SEÇİL TÜRKKAN
secilturkkan@gmail.com/@secilturkkan
İfade özgürlüğü çemberi daralır kapıda ekonomik kriz bize el sallarken, gazetecilerin ortamdan ‘faydalanarak’ kitap yazmaya yöneldiği teziyle hareket eden gazeteci Cem Erciyes, Açık Radyo’da başladığı ‘Yaz Gazeteci Yaz’ programında hem ‘yeni yazar gazetecilere’ alan açıyor hem de mesleğini sürdürüyor.
İstanbul’da yayın yapan yerel radyo istasyonu Açık Radyo’nun 47. Yayın Dönemi 30 Nisan’da 208 programcı ve 146 farklı programla birlikte başladı, bu yayın döneminde 14 programcı yeni programlara başladı. 4 Kasım’da sona erecek yayın dönemiyle birlikte radyoda 23 yıldan bu yana 1101 program, 1224 programcı ile icra edilmiş olacak.

O programcılardan biri eski Radikal’in eski kültür-sanat şefi, bugünün Doğan Kitap Yayın Direktörü ve Duvar internet sitesinin yazarlarından Cem Erciyes. Programının ismi ise tanıdık bir simanın her dönem geçerliliğini koruyan parçasından ödünç. Selda Bağcan bize sesleniyor; ‘Yaz Gazeteci Yaz’.
Cuma günleri saat 13:00’de yayınlanmaya başlayan programda Erciyes, basın dünyası aracılığıyla tanıştığımız ve sonra kitap yazmaya başlamış gazetecileri bir saatlik muhabbete konuk ediyor. Hem yazarlık serüvenlerini hem de o serüvene giden yolu konuşuyorlar. Programın temeli “Basın dünyasının çeşitli sebeplerden işsiz kalan-bırakılan gazeteciler çareyi kitap yazmakta mı buluyor?” sorusundan yola çıkıyor. Bu nedenle program, konuklarıyla şekillenen bir tür dönem araştırması gibi gözükürken, öte yandan gazetecilere ve gazeteciliğe omuz veriyor.
Erciyes’i bulmuşken Türkiye’nin şiddet sarmalı dönemlerinde kültür-sanata verdiği tepkileri sorduk. O da bir eski kuşağa referansla şöyle söyledi; “Beni ziyarete gelen ünlü bir tiyatrocu, ‘Her zaman çok iyi iş yaptık kriz dönemlerinde’ diye anlatıyordu… İnsanların ekonomik ve siyasi krizlerde kültür sanata eğiliminin arttığı malum. İster dertlerini unutmak için olsun ister o dertleri en güzel ifade edenleri, eleştirenleri duymaktan mutlu oldukları için… “
Dünya şartları şahane bir yöne gitmese de yayıncılık faaliyetleri, yeni yazarlar ya da yazma merakı, üstüne üstlük insanın kendisine iyi gelen şeyleri yapmaya devam etme faaliyeti hiç azalmıyor. Yayın döneminin ilk programında Altan Öymen’i konuk eden Erciyes, ikinci programında Derviş Şentekin’i ağırladı. Bu cuma (18 Mayıs) yayınlanan programın konuğu ise Mirgün Cabas oldu.B
Bu zamanda peşine düştüğü soruları ve daralan zamanlarda gazeteciliği kültür-sanat tarafını da dahil ederek Cem Erciyes ile konuştuk.
Twitter bio’nuza bakınca hâlâ ‘radikal.com.tr’ yazdığını görüyorum. Bu unutkanlık mı, bir gönderme mi?
Evet gönlümüz hala Radikal☺ Hayır bir gönderme yok, farkında değildim açıkçası. Ama Radikal gazetesinde geçirdiğim bir yarı ömür tabii ki benim için çok belirleyici bir dönemdi. ‘Radikalci’ olmayı hala mutlulukla taşıyorum. Yani biraz daha durabilir öyle…
‘Yaz Gazeteci Yaz’ın ilk yayınında ‘Medyada alan daraldıkça gazeteciler birikimlerini kitaba dökmeye başladılar. Kitap özgür düşüncenin sığınabildiği bir alan gibi’ diyorsunuz. Haklısınız da. Kitap nasıl ve neden hâlâ özgür düşüncenin limanı olabiliyor?
Ben yayın dünyasıyla 1993’te Dünya Kitap’ta çalışmaya başladığımda tanışmıştım. O zaman da yayıncılık, kitap dünyası, yazarlar hep özgürlüklerden yana tavır koyan, muhalif damarın ağır bastığı, solcuların ekseriyeti oluşturduğu bir dünyaydı. Bugün de öyle. Yayıncılar Birliği’nin mesela temel meselelerinden biri, sürekli arkasında durduğu kavram ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’dür. Çünkü kitabın varlık sebebi budur. Kendini ifade edebilmek, düşüncelerini, hayallerini özgürce anlatabilmek… Özgürlük olmazsa, kitap da olmaz.
O nedenle kitap dünyasında olmazsa olmaz bir şey olarak özgürlüğün varlığından söz etmek aslında abes. Ama Türkiye son yıllarda ha bire abesle iştigal ettiği için, buna sevinir vaziyetteyiz. Tabii demin de değindim, ama bir kere daha vurgulayayım, kitabın edebiyatın özgürlüğü için hiç bitmeyen bir mücadele verildi, veriliyor. Hala klâsik romanları ‘muzır’ bulup toplatmaya, yayıncısını, çevirmenini yargılamaya çalışanlar çıkıyor. Ama kimse yılmıyor. İçinde bulunduğumuz durum, düşüncenin diğer ifade alanlarının yani medyanın, siyasetin, sokak ve meydanların buna izin vermez hale gelmesiyle alakalı. Kitap da televizyon gibi, gazete gibi, internet gibi ‘medya’nın bir parçası. Ama oradaki ağır baskı bu alanda henüz kendini göstermedi. Dolayısıyla mesela medyada kendini ifade edemeyenler kitaba yönelmeye başladı. Bunu sadece siyasi görüşlerini anlatmak, doğrudan siyaset yapmak bakımından söylemiyorum. İşini yapmak, yani haber yapmak, bir konuda araştırma yapmak, eleştiri deneme yazmak da dahil bir mesele bu. Sıkışan o enerji kitapların dünyasında kendini ifade edebiliyor. Pek çok eski ya da hala çalışan gazeteci kitap yazmaya koyuldu. Zaten Yaz Gazeteci Yaz’ın çıkış noktası da bu oldu. Kitap dünyasının üstünde şimdilik engelleyici bir baskı yok. Ama sektördeki son gelişmeler, D&R zincirinin mesela el değiştirmesi; bu konuda endişelerin artmasına neden oldu. Onu da söylemeliyim. Nazar değdirdik sanki☺
‘Yazarlık özenilen bir iş haline geldi, okuyucuya borçluyuz’

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2017 raporuna göre, ülke dünya yayıncılık sektöründe 11’inci sıradan 16’ncı sıraya geriledi. Öte yandan da günümüzde butik yayınevlerinin sayısı artıyor, gerçekten çok fazla kitap yayımlanıyor. Siz de Doğan Kitap Genel Yayın Yönetmeni koltuğunda oturuyorsunuz. Yayınevleri bugün bir kale mi? Kitap dünyasını takip ettiğiniz tüm o yılları düşününce hep böyle miydi?
Yıllar önce Almanya’da katıldığımız bir seminerde Müge Sökmen bunun altını çizmişti, o zaman fark etmiştim. Türkiye’de o zaman 400 yayıncı vardı, eminim şimdi daha fazladır. Butik yayıncılığın çok güçlü olduğu bir ülke burası. Avrupa’daki gibi çok büyük ve her şeyi domine eden yayıncılar burada yok. Belki en büyüğü benim çalıştığım yayınevi ki onu da öyle bir Penguin’le, Haschette ya da Bartelsmann’la karşılaştıramayız bile… Bu da sahip olduğumuz özgürlüğün bir nedeni. Bunun en iyi sonucu sonsuz bir çeşitlilik sunması. Bir de öyle ele avuca gelmez bir yapı kurması. Yani bir yayınevi çizgisini bozsa yazarlar başkasına gider, neticede yazarlara bir özgürlük tanıyor ki bu aslında okurun özgürlüğü demek. Aslında kitap dünyasında pembe bir renk varsa eğer bunu okuyucuya borçluyuz.
Türkiye kitap okumaya karar verdi. Bizim gençlik yıllarımızda Çetin Altan filan yazardı, ‘Türkiye’de adam başına şu kadar kitap düşüyor, Japonya’da bu kadar’ diye… Utandırıcı oranlar. Şimdi dünya sıralamasında hiçbir şeyde olmadığımız kadar yukarılardayız. Nasıl oldu? Biraz uzun ve karmaşık. 2000’lerde oldu bu iş. Kentleşme, orta sınıfın güçlenmesi, eğitim seviyesinin artması filan etkili oldu sanırım. En çok okunan kitapları beğenirsin beğenmezsin, o ayrı. Ama okunuyor işte. Yazarlık özenilen bir mesleğe dönüştü. Yayın dünyasında bir özgürlük varsa eğer bunu bu nedenle en çok okura borçluyuz. Her türden kitabı talep ettiği, yayınevlerini ayakta tuttuğu, yazmayı teşvik ettiği için. Yayıncılık kültür endüstrisinin en iyi durumdaki kolu bence. Ne müzikte, ne sinemada olmayan bir zenginlik, rekabet ve üretim var.
Okuma sıralamasında gerilememizin sebebi diye sorsam?
Her gün yeni yayınevleri açılıyor. Bunda teknolojinin, yani dijitalin sanılanın aksine kitap denilen bu arkaik formatı etkilememesinin rolü büyük tabii. Tüm dünyada insanlar daha fazla kitap okumaya başladı, e-kitap basılı kitabı tahtından indiremedi, kitap bildiğimiz formatıyla bir yanıyla tüketim kültürünün önemli bir parçası oldu. Bunlar yayıncılığın gelişmesini sağladı. Bazen eski gazeteciler toplanıyoruz ve biraz da şakayla karışık ‘hepimiz kitaplara sığındık’ diyoruz. Hakikaten öyle oldu, bir çok arkadaşımız gazeteleri televizyonları bırakınca kitap dünyasında, yayıncılıkta çalışmaya varlık göstermeye başladı.
Okuma sıralamasında gerilememizin sebebi, okuma oranıyla alakalı değil; onu da söylemeliyim. Geçen yıl bir gecede TEOG’un kötü bir şey ilan edilmesi, daha önce dershanelerin kapatılması, sınav sisteminin değişmesi sonucu test kitapları satışları önemli ölçüde düştü. Onun etkisi sonucu toplam kitap satışları da azalmış oldu…
‘Zorluk sanatçıyı da izleyiciyi de yıldırmıyor’
Alan daralırken, kültür hayatının her alanında bir üretim yoğunluğu da yaşanıyor. Eski kuşaklarla konuştuğumuzda ‘Zor zamanlarda hep böyle olur’ diyorlar. Üstelik işin güzel yanı bu çağda artık o üretime bir nebze kolayca da ulaşabiliyorsun ve yaratabiliyorsun. Nasıl değerlendirirsiniz?
Evet öyle hakikaten. Kültür dünyasında önemli bir değişim yaşanıyor. İnternetin ruhuna uygun bir ‘çokluk’ ortamı hasıl oldu. Uluslararası dev starlar çıkmıyor ama sayısız müzisyen sayısız konserlerle dünyayı geziyor. Tiyatrolar, 1960’lardaki altın çağdaki gibi gecede 60 oyun perde açıyor sadece İstanbul’da. Hayır salonları 300 kişilik değil, 50-100 kişilik ama yüzlerce tiyatrocu binlerce insana gösteri yapıyor. Zamanımız ‘zor’ değil ‘kolay’ olsaydı daha mı az üretim olurdu? Hayır tabii ki. Ama zorluk sanatçıyı da izleyiciyi de yıldırmıyor. Hakikaten insanlar yeni ifade biçimleri buluyorlar. Şimdi ekonomik kriz bekleniyor. Bugün yazdığı kitap için beni ziyarete gelen ünlü bir tiyatrocu, ‘Her zaman çok iyi iş yaptık kriz dönemlerinde’ diye anlatıyordu… İnsanların ekonomik ve siyasi krizlerde kültür sanata eğiliminin arttığı malum. İster dertlerini unutmak için olsun ister o dertleri en güzel ifade edenleri, eleştirenleri duymaktan mutlu oldukları için… Şu sıralarda da böyle bir şeyler yaşanıyor.
‘Şiddet sarmalında üretim de tüketim de devam ediyor’
Bu sorunun tam tersi bir tarafa bakarsak Türkiye’nin şiddet sarmalından geçtiği zamanlar için “Kültür sanattan bahsetmek insanlara tuhaf gelmeye başladı” demişsiniz bir söyleşinizde. Geçtiğimiz yıl sergilerin açılamadığı, konserlerin, oyunların iptal edildiği, yurtdışından sanatçıların Türkiye’ye gelmek istemediği kısır günler geçirdik. Öte yandan bugünler de şiddetin başka türlü yaşandığı günler. Kültür sanattan bahsetmenin insanlara tuhaf gelmeye başlamasının sebebini sen nasıl açıklarsın?
Politik olmayan bir örnek vereyim. 99 Marmara Depremi’nden sonraki birkaç gün biz Radikal’de kültür sanat sayfasını yapmaya devam etmiştik. Ama felaketin boyutu ortaya çıktıkça, elimiz bambaşka şeylerden bahseden sinema, tiyatro, edebiyat, müzik haberlerini yapamaz oldu. ‘Acaba bir süre sanat sayfası yapmayalım mı?’ diye düşünmeye başlamıştım, ama neyse ki o zaman gazetedeki ‘büyüklerimiz’ buna engel oldu. Hayat da bir yerde devam etmek zorunda. Canımız gibi koruduğumuz iki sayfamızdan birini deprem haberlerine verip bir yine çalışmaya devam etmiştik. Felaketin boyutu büyüdüğünde sanat ulaşılamaz oluyor. İnsanlar toplu mekanlardan ama yas, ama endişe ve korku nedeniyle uzak duruyor. Kamusal alan daralıyor ve ‘salonlar’ boşalıyor. Ama üretim de tüketim de devam ediyor aslında. Ressam resmini yapmaya, müzisyen şarkı yazmaya devam ediyor. Hem de eskisinden daha büyük bir şevkle. Acının ve öfkenin sanattan daha iyi bir başka ifade alanı var mı? Yok. İnsanlar evlerine kapandıklarında daha çok kitap okuyor mesela. Ve gariptir, daha fazla politikleşmiyorlar, yine en çok okudukları macera, aşk romanlarını okumaya devam ediyorlar. Çünkü biz her ne okumayı seviyorsak, işte o kitapları ruhumuzu sağaltmak, kendimizi daha iyi hissetmek için okuruz, o müzikleri bunun için dinler, o filmleri bu nedenle seyrederiz.
Ve aslında böyle değilmiş, kültür ve sanat sadece eğlence, lüks, tatlı zamanların hafifliği imiş gibi algılanır genelde. O nedenle biz kültür sanatçılar bile zor zamanlarda biraz ezik hissederiz kendimizi. Aslında politikacıların sözleri gelir geçer, geriye ama ağıtlar ama ironik romanlar… yine sanatçıların sözü kalır.
Üretimden bahsederken, “Yaz Gazeteci Yaz” gazetecilerin konuştuğu bir radyo programı olacak, bu anlamda bir alan açma, omuz verme özelliği de var. Bir radyo programına başlamanız bir tür gazetecilik yapma ‘ihtiyacı’ mı?

Vallahi benim de çok farkında olmadığım bir ‘hali’ sen iyi ifade etmişsin. Evet, bir kere burada bir ‘omuz verme’ durumu var. Bu programla sesi kısılan gazetecilere sesini duyurmaları için omuz vereceğiz. Bunda tabii bize bu kanalı açan, kainatın bütün sesleri arasında bizimkinin de olmasına imkan veren Açık Radyo’nun varlığı çok önemli. Onlara buradan teşekkürlerimi ileteyim. Haftada 55 dakika gibi önemli bir zamanı bize verdiler. Ben bu programa her görüşten, tarzdan gazeteci, televizyoncu katılsın, inceleme-araştırma ya da roman öykü kitaplarını anlatsın istiyorum. Ve evet ben de gazeteciliğimi sürdürmeye çalışıyorum. Zaten tam kopmamıştım, bir başka özgür ortam, Gazete Duvar bana bir köşe verdi, Radikal kapanıp ben gazetecilikten ayrıldıktan sonra orada yazmaya başladım. Ama en eski ve sanıyorum en iyi yaptığım işim, yani kitap tanıtımı işini de şimdi burada sürdüreceğim. Yine kitap röportajları yapabileceğim. Ama bu kez ünlü edebiyatçılar, yazarlar yok; sadece gazeteciler anlatacak kitaplarını…
‘Gerçek araştırma kitapları daha kalıcı’
Gazetecilerin bazıları edebiyat, bazıları araştırma-inceleme kitapları yazıyor. Öte yandan ‘yazılarını bir araya getirip kitap basmak’ gibi bir gerçeklik de var. Bana ağır dönemlerde geriye iz bırakma çabası gibi geliyor. Konuştuğum bazı gazeteciler de bu hadiseye biraz daha temkinli yaklaşıyor. Bunu nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum.
Ben de yazı kitabı sevmem. Kendi yazılarımı mesela kitap yapmaya hep direndim. Bunun eski bir format olduğunu düşünüyorum. Yani 80’lerde mesela alırdık böyle kitapları. Ama bugün o yazılar ulaşılmaz değil, neredeyse hepsi internet arşivlerinde duruyor. Bir de zaman hızlı gelişiyor, hiçbir yazı öyle sandıkları gibi ‘eskimez’ filan değil. Eskiyor işte. Kitap yapan daha çok kendi birikimini, emeğini bir nevi ‘dökümante’ etmek için yapıyor bunu. Ama okur o kadar da umursamıyor, yani yayıncılık tabiriyle ‘satmıyor’. Tabii yazıları alıp yeniden kurgulamak, eklemelerle anlamlı bir bütün haline getirmek doğru bir şey. Mesela Hasan Cemal bunu iyi yapıyor. O nedenle gazetecilerin, araştırma bilgisini, birikimini, pratik yazabilme becerilerini yeni ve özgün araştırmalara yönlendirmeleri bence en iyi çözüm. Hem de had safhada mesleki bir faaliyet.
Mesela Mirgün Cabas’ın 2001 Eski Türkiye’nin Son Yılı kitabı harika bir örnek. Ya da yayıncısı olma mutluluğunu yaşadığım, bizden önceki kuşaktan bir gazeteci Şaziye Karlıklı’nın o harika biyografi kitabı ‘Benli Belkıs’, o da öyle. İyi kitapları fark eden, onları bekleyen bir okur var ve biraz gayretle onlara güzel kitaplar üretebiliriz. Tamam bizi zengin yapmaz belki ama zaten gazetecilikten hangimiz zengin olduk ki? En azından yeterince insana ulaşıyor bu tür kitaplar, değeri biliniyor. O nedenle herkese oturup sağlam bir kitaba odaklanmalarını öneririm.
Programı daha sonra bir araştırma-inceleme kitabına çevireceğinizi düşünüyorum. Öyle mi?
Sanmam. Bu yazı derlemesi gibi olur☺
Sayısız insanın görünmez ipliklerle bağlandığı yer: Radyo
Radyoculuk sanırım kariyerinizde denemediğiniz bir formdu. Nasıl hissettiriyor?
Şahane. Burada itiraf edeyim, hep Açık Radyo’da program yapmayı isterdim. 20 senedir dinliyorum. Şimdi o mikrofonun arkasına geçmek beni mutlu ediyor. Radyonun büyülü bir yanı var. Sesin kainata yayılıyor ve görünmeyen ipliklerle sana bağlanmış sayısız insan dinliyor. Tabii biz programları ekseriyetle önceden kaydettiğimiz için bunu tam hissedemiyoruz, keşke canlı yayın yapabilsek. Onun daha da büyüleyici olduğunu biliyorum. Çünkü bundan yirmi yıl önce bir yıl kadar bir radyo programı yapmıştım. Yön FM’de, ‘Değişimin Sesi’… Politik bir programdı, vazife bana düşmüştü, ben de bayıla bayıla yapmıştım. Canlı bağlantı filan da alırdım iki saatlik programa… Sonra Radikal’e girince gazetecilik işi ağır basmış ben de bırakmak zorunda kalmıştım. Şimdi oradan ayrıldıktan iki yıl sonra yine mikrofon başındayım. Adeta çember tamamlanmış oldu.