Gezi söyleşileri: 1 Haziran'da Taksim'e girdiğimizde hükümet düştü zannettim

 

mehvesMEHVEŞ EVİN

mehvese@yahoo.com

Sinek Sekiz Yayınevi’nin kurucusu İrem Çağıl (32), Gezi Parkı’nda ilk nöbet başladığında ofisini kapatıp eşyalarını toparladı, gelip parkta çadır kurdu.

“Sürekli bir maça sokuluyor gibiyiz. Bir top atılıyor, sürekli o topu karşılamak zorundasın. Halbuki biz niye o maça dahil oluyoruz ki? Neden sürekli suçsuz olduğumuzu, camide sevişilmediğini, içki içilmediğini anlatmak zorunda kalıyoruz?” diyen genç kadının hangi duyguyla parka gittiğini ve direndiğini anlamak için, klişeleşmiş ‘masum çevreci’ kalıbını kırıp geçmişinden bahsetmekte fayda var.

ODTÜ’de iç mimarlık okuyup İtalya’da eğitimine devam eden Çağıl, Türkiye’ye döndüğünde önce büyük, sonra butik mimarlık ofislerinde çalışsa da mutsuz olmuş: “Asıl işi kartonpiyerci, demirci, bakırcı yapıyor. Sadece sizin ürününüzü yapmak üzere anlaşıyor ve minimum parayı veriyorsunuz. Sömürme üzerine kurulu bir sistem.” 

Her şeyi bırakıp Avrupa’da bisiklet turuna çıkmaya karar veren Çağıl, yolculuğu esnasında arazilerin nasıl parsellendiğini, tarımın nasıl değiştiğini gözlemledi: “Bir şirketin monokültürel tarım yaptığı, yeşil gözüken ama aslında o toprağı ve insanı yok eden bir durum vardı. Topraklar insansızlaşmıştı.” 

Döndükten sonra şehirde duramayacağını anlayan Çağıl, Bodrum-Gümüşlük yolunda mandalina bahçeleri olan bir köye yerleşiyor. Üç yıllık köy yaşamı sayesinde yayınevi için telif haklarını satın alabiliyor. Ancak bir gün… “Yanımızdaki arazinin sahibi çocuklarıyla davalık oldu. Çocuklar, kazandıkları arazilerden birini avukata verdi. O da bir otobüs şirketine sattı. Bir anda otogara dönüştü orası. Ağaçları kestiler, betonu döktüler. Hiçbir şey yapamadık. Mecburen taşındık.” 

İrem Çağıl ile bu söyleşiyi Temmuz 2013’te yaptım.

"Hiçbir şey sonsuz değildir son sözü doğa söyler", Gezi'de İrem ve arkadaşlarının hazırlayıp astığı ilk bez pankartlardan.
“Hiçbir şey sonsuz değildir son sözü doğa söyler”, Gezi’de İrem ve arkadaşlarının hazırlayıp astığı ilk bez pankartlardan.

Gezi Parkı’na ne zaman, hangi duyguyla gittin?

Gece vakti iş makinalarıyla parka girdiklerini öğrendiğim sabah gittim. 27 Mayıs’tı, beş 10 çadır vardı.

O ağaçları canlı olarak hissediyorum ben. Çok çirkin bir şekilde kesmeleri, benim için yaşlı, iyi bir insanı vurarak öldurmekten farksız. Ne yapabilirim? En azından yanında durup ona destek olabilirim. Orada durayım, sarılayım, şarkı söyleyeyim…

Fiziksel olarak kesimi durduracağım gibi bir düşüncem de yoktu. Sadece ölecek olan yaşlı bir canlının yanında olmak istedim.

Parkı görünce birden her şey çok saçma geldi. Orada şehre dair bir biyoçeşitlilik var. Herkese ait bir alan. Bankta oturan boyacı çocuk da buna dahil.

Olayın sadece ağaçları kesmek değil, hareket etme biçimlerini, farklı insanların birarada durabilme halini de yok etmek olduğunu anladım. Bu bana çok dokundu.

Ertesi gün hem parka yapılanlara, hem kimsenin umurunda olmamasına öfke duydum. Ofisi kapatıp web sitesine ‘Biz Gezi’deyiz, bizi orada bulabilirsiniz, çünkü şu an İstanbul’da olunması gereken tek yer orası’ gibi bir not yazdım ve çıktım. Çadırı, kitapları, uyku tulumumu aldım. 28’inde parkta yakılmış çadırları gördüm, üç beş pankart vardı, basın vardı. Çadırımı kurdum, beş renkli bayraklar astım. O gün basının tavrı aynıydı. Gelmiş soruyor, bu bayraklar ne, bu park güzel mi gibi acayip sorular… Alay ediyorlar.

O ilk günlerde kimler vardı parkta? Neydi insanları parka getiren?

Sabah 10’da çadırımı kurarken sivil polis vardı. Pankart asarken bize yardım ediyor ama haricinde bir kenarda duruyor. Parkta 10 kişiye bir sivil düşüyordu.

Derken antikapitalist Müslumanlar geldi. Aksam Çarşı konvoy olarak girdi. O gün saat başı inanılmaz bir kalabalık toplandı. İnsanlar iyilik yapmaya gelmişlerdi. Birileri iplerle ağaçları sarıyor, diğeri fide dikiyordu. Herkes ne gücü varsa, elinden gelen ne varsa onu yapmaya gelmişti. O gece 12’de silme doldu park. 20-30 bin kişi olmuştur. Bedava müzik festivaline dönüşmüştü. O güzellik hissi herkesi çekti.

Herkes en egosuz haliyle oradaydı. Kimse buna inanamıyordu. Gece ayrılamadım, çünkü kendimi güvende hissettim. Sabaha karşı 4 gibi kalktım, duş alıp dönmek üzere. Çok kalabalığız, saldırmaya cesaret edemezler diyordu herkes. Ben de her şeyimi orada bırakıp çıktım. 04.30’da polis girmiş. Çadırların etrafını sarıp gazlamışlar. Parkı ve Taksim’i barikatlarla çevirmişler. Taksim’e çıkarken olayın boyutunu gördük. Üzerimizden gaz bombaları uçuyordu. Üç gün boyunca Sıraselviler’deydik.

Peki Gezi’den önce Türkiye’nin farklı yerlerindeki çevre protestolarına katılmış mıydın?

Çamlıhemşin’de arkadaşlarım var, onlardan takip ediyordum HES konusunu. Ağaçların kesilmesi çevre olayı da değil bence, HES öyle. Taksim’deki durum herkese ait alanın, işkence ederek alınmasına karşı çıkmaktı.

Devlet Gezi’de ‘çevreci masum gençler’ ve marjinaller ayrımı yaptı… 

Devletin samimi çevreci anlayışı, samimi çevre politikası neye denk düşüyor, oturup uzun uzun yazmak isterim. Ayrıca Türkiye’deki çevreciler neye denk düşüyor? En büyük hayal kırıklığım çevreci gruplardan yana oldu.

Nasıl bir hayal kırıklığı?

Çevre koruma hareketleri aynı hayvanat bahçesinde kaplanı korumak gibi yaklaşıyor meseleye: Çevresinden bağımsız, koruyalım. O ormana dokunmayalım, orada dursun. Bunu iş olarak yapan insanlar var. Aslında insanların haklarını savunmuyorlar. Politikadan bağımsız çevrecilik yapıyorlar. Yeri gelmediği icin söylemiyorlar zannediyordum, bu süreçte bilfiil böyle olduğunu gördüm.

Sonraki günlerde neler yaşadın?

Bir daha çadır kurmadım. Fazla olan her şeyimi Gezi’ye taşıdım. Bir ara Ankara’ya gittim, arkadaşlarım vardı. Ankara’da olan şuydu: Kızılay grubu, Dikmen grubu, Kuğulu grubu ayrıydı. İstanbul’daki ‘Haydi arkadaşlar şurada bir şey oluyor koşalım’ hali yoktu. Daha yalıtılmıştı.

Neden Ankara farklıydı?

Bir sebebi, İstanbul’da polis şiddetini daha yaşamadan parka gelip bir arada olmanın güzelliğini tatmış olmamızdı. Bunu mümkün kılan bir alan da vardı. Ankara’da Gezi gibi toplanacağı merkezi, büyük bir yer yok. Sınıfsal bölünme Ankara’da daha çok hissedliyor. Kızılay’da toplansalar bile kaçacak yer yok. Her taraf devlet dairesi. Ankara’daki polis şiddeti insanları eşitlemedi.

İrem (solda) ve arkadaşı Gezi'de pankart asarken.
İrem (solda) ve arkadaşı Gezi’de pankart asarken.

İlerleyen günlerde Gezi’ye daha büyük kalabalıklar, politik gruplar da katıldı… Sokakta barikatlar kuruldu. 

Üç gün boyunca salt özgürlük hissiyle karşı koydu insanlar. Önce polis barikat kurdu ve saldırdı. İnsanlar mahallelerini korumak icin bedenleriyle orada durdu.

Şahsen doğadaki biyoçeşitlilikle kültürel çeşitliliğin ayrı ayrı savunulabileceğine inanmıyorum. Ancak ikisi beraber olabilir. Oradaki insanlar zarar görmesin diye barikat yapıldı. O sürecin şahidiyim. Başkalarının uzaktan bakıp barikatları teröristler yaptı elitizmi korkunç.

Barikatların Beşiktaş’a uzanması, Başbakan’ın ofisine yakın oluşu sebebiyle eleştiriler yükseldi…

O şöyle oldu. Kadıköy’de CHP mitingi yapılacaktı. Herkes neden CHP orada miting yapıyor deyince onlar da motorlarla Beşiktaş’a geçtiler. O grup Taksim’e gidecekti. Biz de Karaköy üzerinden Taksim’e çıktık. O sırada CHP grubunun kalabalığı polisi rahatsız etti. Sanki ofise saldıracaklar. Başbakan’ın ofisi ne ki, herkesin derdi Taksim’e gitmek! Onlara saldırınca çatışma başladı. Şuna da şahit oldum: Taksim’e vardığımızda sivil polisler “Haydi Beşiktaş’a” diye yönlendiriyordu.

İnsanlar ikiye bölündü: Gidelim, yardım edelim mi yoksa burada mı duralım?

O insanların vicdanını sömürdüler. Beşiktaş’takiler zaten Taksim’e gelebilir. Neden yönlendiriyorlar? Bu işte bir iş var diye şüphelendim. Sonra başbakanlığa saldırdılar diye verildi. Beşiktaş’la Taksim’i birleştirmemek istediler. 1 Haziran’da Taksim’e girdiğimizde gerçekten… Belki yaşım gereği, 70’leri filan görmedim… Hükümet düştü zannettim.

Peki hükümetin düşmesini istiyor muydun?

Hükümetin meşruiyetini kaybettiğini düşünüyordum. Bu kadar insan, bu kadar zaman haklı bir şey için karşı geliyorsa… Canına kast ediliyorsa ve bu noktaya geliniyorsa, kutlanıyorsa “Halk bunu kutluyor” diye düşünüyor insan. En azından vali istifa etmiştir dedim.

28 Mayıs gecesi İrem'in kurduğu çadır, o gece baskında yerle bir edildi.
28 Mayıs gecesi İrem’in kurduğu çadır, o gece baskında yerle bir edildi.

Gezi’de ölenler, komaya girenler, sakatlananlar oldu… Ne hissettirdi sana?

Kötülüğü hissediyorsunuz.. Ne olduğunu anladık. Yeri gelir öldürür, yeri gelir gözaltına alır, anladık. İlk günden belliydi. Çadırları yakmalarıyla 100 bin kişiye saldırmaları aynı bakış açısıydı.

Forumların işlevi ne, bundan sonra ne olabilir?

Forumlara katıldım. İlk işlevi bence psikiyatrik danışmanlık oldu. Herkesin travmasını anlatmaya ihtiyacı vardı. O mikrofonlar terapi oldu. Kimse konuşmuyordu, herkes konuşmaya başladı.

Bir yandan adrenalin yüksekti, hayatımızın tehlikede olduğunu hissediyorduk. Devletin karşısındaydık. Özel bir şey yapmamıza gerek yok, yaşıyor olmamız bile suç onlara göre. Herkes ne yapacağız derdindeydi…

Bir yandan sürekli bir maça sokuluyor gibiyiz. Bir top atılıyor, sürekli o topu karşılamak zorundasın. Halbuki biz niye o maça dahil oluyoruz ki? Neden sürekli suçsuz olduğumuzu, camide sevişilmediğini, içki içilmediğini anlatmak zorunda kalıyoruz?

Devamlı savunma pozisyonu!

Bütün gücümüzü, “Haklıyız, öldürülüyoruz” demek için kullandık. Bu da insanları öfkeli, umutsuz bir hale getirdi. Daha ne kadar haklı olunur, bilmiyorum!

Ama bu haklılığın yaratacağı yönetimsel, yargısal süreçler kapalı. O insanları bir araya getiren özü çoğaltıp yepyeni bir düzlem yaratmak anlamlı geliyor. Gezi ileride, belki başka şeylerle birleşip etik bir düzlem yaratacak. Buna ihtiyacımız var. İyi, doğru için yeni bir düzlem kurmamız gerekiyor.

Şu anda köşeye sıkıştırılmış vaziyetteyiz. Maddi ve sistemsel güç ellerinde olduğu için her zaman çözüm bulacaklar. Forumda olanlar zaten biliyor ne yaşandığını.

Toplumsal bir değişim yaratacaksak, bunun dışında olan insanlar da olmalı. İktidar, insanlar istediği için var. Erdoğan sadece bir sembol.  O gider, başkası gelir. Yüzlerce kademede insan var, mekanizma var. Küçük kişisel iktidar mekanizmamızdan başlıyor.

Gezi bir çeşit ütopya mıydı?

Gezi’de benim aklıma hep Hindistan ve Gandhi geldi. Bizde ve dünyada olan şu. Neoliberal politikalar, doğal kaynakları kapital yaratmak için kullanıyor. Bunun süreçleri var. Devletler şirket gibi çalışıyor, çalışmasa da şirketler üzerinden yönetiyorlar. Rantı ve parayı o kaynakları sömürerek sağlıyorlar. Bu halk tarafından korunamıyorsa ele geçiriliyorlar.

Hindistan dünyanın en büyük doğal kaynaklarına sahip. Bizim kendi yarattığımız düşman var, oradaysa İngiltere’ydi. O kadar çeşitliliğin olduğu, yedi resmi dilin olduğu bir ülkede nasıl olmuş da böyle bir sömürge gücünü savaşmadan atıp bu kadar birleşerek bir şey becerebilmişler?

Gandhi’nin herkes için hak, adalet, eşitlik talebiyle çıkması ve herkesin etrafında toplanması muazzam. Eksik olan bu bizde. Gezi, bir kişi olmadan, herkesin içine girebildiği bir alan oldu. Artık giremiyoruz ama onu cümleleştirebileceğimiz, yayabileceğimiz bir şeye ihtiyacımız var. Ama gerçek değişim ancak en alt tabandan olabiliyor.

Hindistan’ı farklı kılan neydi? 

Hindistan’daki en eğitimsiz, fakir insan yaşamın kutsallığını bilir. Yaşam bir bütün ve her şey birbirine bağlı. Yaşamı var eden şeyler kutsal. Kutsallığı oradan kuruyor.

Bizdeyse metalar üzerinden, kadın bedeni üzerinden, suç ve günah üzerinden kuruluyor… Ne kadar cami yaparsan o kadar iyi… Böyle olunca o kesimden yapılınca yapılanların hepsi doğru!

Ekonomi tıkırında, derdiniz ne diye şaşırıyorlar… 

Ne istiyorsunuz ki? Niye ölmediğinize şükretmiyorsunuz gibi bir durum var. Zaten bizim varoluşumuz o kesimi bozuyor. Hiçbir şey yapmama gerek yok.

Şu anda burada oturuyor olmam, Müslümanlığını bozan bir etken. Ben zaten yeterince Müslüman değilim. Kabul etmiyorlar.

Bir yandan bütün bu süreç aslında bir Müslümanlık söyleminin netleşme süreci. Altyapı belli bir Müslümanlık algısına dayanıyor ve bunun üzerinden yönetiyor. Keşke her şeyiyle netleştirseler!

Mesela yüzlerce başörtülü kadın Taksim’de dursa, müdahale ederler mi? Etmezler. Bunu bilmek zaten her şeyi net bir şekilde ikiye ayırıyor. Müslüman olarak görülen, biat eden, devletin ‘halk’ kabul ettiği bir grup var… Bir de bunun dışında kalanlar. Onlarla yapılan mücadele neredeyse Haçlı seferi gibi bir şeye dönüştü.