Erdoğan siyasî hayatının en zayıf dönemini yaşıyor. 2002 seçimlerinde aldığı yüzde 37 oya karşılık, kendisine oy vermeyenleri de temsil ediyordu. Bugün kendisine oy vermeyenleri düşman ilan eden ve dolayısıyla onları temsil yeteneğini kaybeden bir politikacı. “En iyi savunma saldırıdır” mantığı ile herkesi düşman ilan ederek etrafındaki kale duvarlarını tahkim etmiş oluyor. “Türkiye’yi geren ve kutuplaştıran kim?” diye sormuştum. Soruyu daha da basitleştirelim: Erdoğan’ı çekip çıkartsanız, Türkiye’de gerginlik kalır mı?
Korku siyaseti zayıflığın işaretidir. Başbakan elindeki medya araçları ile etrafa korku saçıyor. Karşısında duranları hain oldukları için ezip yok etmekle, arkasında duranları ise kendisine sahip çıkmadıkları takdirde ezilip yok olmakla korkutuyor. Her iki durumda da ona inanmak ve korkmak zorundasınız.
Etki-tepki prensibi politikada farklı işler. Başbakan kin ve nefret söylemi ile toplumu kutuplaştırmaya, kemikleştirmeye ve böylece kitle desteğini sürdürmeye çalışırken, bu kutuplaşmayı tırmandırması gereken “karşı taraf” bu pervasız kışkırtmalara gelmemeyi tercih ediyor. Doğru bir tercih. Keşke toplum, bu açık kışkırtmalar karşısında pasif direniş eylemleri geliştirebilse.
Erdoğan’ın rolüne yer vermeden siyaseti analiz etmek imkânsız; ama bunu sürdürebilmek de pek mümkün değil. Tek çare sabır. Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında kendiliğinden bir yumuşama oluşacak ve böylece “Erdoğan’sız” yazı yazmaya başlayacağız.