İçinde bulunduğumuz yüzyılda özgürlük, eşitlik ve dayanışma idealleri üzerine kurulu demokrasi mücadelelerinin karşısına giderek daha fazla çoğunlukçu tahakküm politikaları çıkacak.
Kendilerini “gerçek demokrasi” ya da “otantik demokrasi” olarak tanımlayan çoğunlukçuluğun birinci özelliği, kendinin toplumun bütününü mutlak biçimde temsil ettiği iddiasıyla ülkeyi yönetmesidir.
Bu nedenle çoğunlukçu yönetimler devletin bütün kurumlarının çoğunluğu temsil edenlerin doğrudan yönetimi altında olmasını meşru addederler. Yalnız devlet kurumlarının değil, sivil toplum kurumlarının ve kamusal alanın bütünü çoğunluğun temsilcilerinin doğrudan denetimi ve büyük ölçüde yönetimi altında olmalıdır.
Bu çoğunlukçu anlayışın bir farklı ifadesi, kendini yerine göre halk ve millet olarak tanımlayarak, mutlak olduğu kadar muğlak bir bütünün adına konuşma ve eylemedir.
“Biz, halkız” veya “ben milleti temsil ediyorum” iddiaları, halk ve millet kategorilerini yekpare bir bütün olarak tanımlayıp bunun temsil tekelini bir kişiye, bir çevreye, bir politik gruba teslim eder. Bu durumda, yönetimdeki kişi, grup veya parti ile devlet kurumları arasında hiçbir mesafenin kalmaması doğallaşır.