Bizim kuşaklarımız ‘sürgün’ kelimesi ile ilk defa tarih kitaplarında tanıştı.
Namık Kemal… Mithat Paşa…
Sonra Nâzım Hikmet gelir…
Sürgüne bile gidemeyip, sınırın üç adım berisinde öldürülenler de vardır…
Sabahattin Ali gibi…
Dün ‘Ot’ dergisinin son sayısında Ahmet Kaya’nın neler hissettiğini okudum…
Şöyle anlatıyordu sürgünlük duygusunu: “İstanbul’u çok özledim… Çocuklarımı özledim… Ailem orada. Burada en güzel Fransız şaraplarını içiyorum. Paris’te gezmek varken ne diye Kartal Cezaevi’nde yatayım ki? Ama sokakta Türkçe küfreden polisimizi bile özledim gözüm, gerisini sen düşün. Kükürt kokan havasını, içilemeyen suyunu, Boğaz’da balık kokusunu, ülkemi, hüzünlü şarkılarla yaşama umutla sarılmasını bile, ülkemin insanlarını özledim…”
Anlattığı şey, Türkiye’yi anavatanı gören bir insanın hasreti değil mi…
Okurken bir de şunu merak ettim. Yaşasaydı, bugün içeride mi olurdu, yoksa dışarıda mı…